ÖZET :Hile bir haksız fiil olduğundan her türlü delille kanıtlanabilir-İrade bozukluğu – “Rızadaki fesat” -“Hata”, “Hile” ve “İkrah”-aldatma (hile) hukuksal sebebine dayalı tapu iptal ve tescil davası

  • İrade bozukluğu hâlleri mülga 818 sayılı BK’nda “Rızadaki fesat” başlığı altında “Hata”, “Hile” ve “İkrah” olarak 23 ila 31. maddeler arasında hükme bağlanmış iken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın 30 ila 39. maddeleri arasında bu defa “Yanılma”, “Aldatma” ve “Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir.
  • Görüleceği üzere Türk Borçlar Hukuku sisteminde iradeyi bozan sebepler üç durum olarak hüküm altına alınmış olup, yanılma (hata), aldatma (hile) ve korkutma (ikrah) gerçekleşme biçimleri bakımından birbirinden farklıdırlar.
  • Aldatma TBK’nın 36. maddesinde; ” Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir.
  • Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir” şeklinde düzenlenmiştir.
  • Kanunda hilenin tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak, bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Yanılma (hata) ise; irade ile beyan arasında istemeyerek meydana gelen bir uyumsuzluk hâlidir. Hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur.
  • Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 03.04.1963 tarih ve 1963/4-76 E., 1963/40 K. sayılı kararında hile; “…gerçek durumu bilmesi hâlinde bir kimsenin kabul etmeyecek olduğu bir şeyi kabul etmesine diğer bir kimse tarafından yol açılmış olması demektir” şeklinde tanımlanmıştır.
  • Hilenin varlığının kabulü için bazı şartların gerçekleşmesine ihtiyaç vardır: Birinci şart “aldatma fiili”dir. Aldatan şahıs diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması gerekmez (TBK. m.36/1). Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda doğru olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. İkinci şart; “aldatma kastı”dır. Aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi halinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmağa sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Üçüncü şart ise “illiyet bağı”dır. Sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasaydı ya hiç yapmayacak ya da daha iyi şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tabi bir illiyet bağı bulunmalıdır (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s. 414 vd., HGK’nın 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K. sayılı kararı).
  • Taraflardan biri diğer tarafı hileyle sözleşme yapmaya yöneltmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı hâlinde aldatılan taraf, hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.


Hukuk Genel Kurulu

2017/1831 E. , 2020/549 K.

“İçtihat Metni”
MAHKEMESİ :Asliye Hukuk Mahkemesi

  1. Taraflar arasındaki “tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ceyhan 2. Asliye Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 1. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
  2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
  3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:

  1. Davacı 16.08.2010 tarihli dilekçesinde; 890 parselde kayıtlı 33 dönüm tarlanın kendisine aitken davalılardan …’nin bankadan kredi çekip sana vereceğim diyerek tapuya götürdüğünü, okuma yazması olmadığı hâlde işlem yaptırdığını, bankadan ise para alamadığını, davalının kendisini kandırıp tapulu yerini diğer davalı olan kızı üzerine devrettiğini, davalılar tarafından kandırılıp dolandırıldığını ileri sürerek, tapu iptali ve tescil isteğinde bulunmuş, sonradan dilekçe sunan vekili de müvekkilinin paraya ihtiyacı olduğunu söylemesi üzerine köylüsü olan …’nin para bulabileceğini ancak kredi kullanmak amacı ile tapuya gidip tapu kayıtlarını almaları gerektiğini söylediğini, 1522 parsel sayılı taşınmazın tapu kayıtlarını almak amacı ile Ceyhan Tapu Müdürlüğüne gittiklerini, ancak davalı tarafın satış işlemi yaptırdığını, müvekkiline şurayı imzala tapu kaydını alacağız dediğini, müvekkilinin de okuma yazması olmadığından imza attığını, bankadan para alınamamasından dolayı şüphelenen davacının tapu kayıtları incelediğinde durumu öğrendiğini belirterek davaya konu 1522 parsel sayılı taşınmazın tapu kaydının iptali ile müvekkili adına tapuya tesciline karar verilmesini talep etmiştir.
    Davalı Cevabı:
  2. Davalılar vekili; 1522 parsel sayılı taşınmazın davacıya aitken müvekkili …’a satıp parasını tamamen aldığını, ancak üç ay sonra okur yazar olmadığını ileri sürerek bu davayı açtığını, satış senedini davacının bizzat okudum diyerek imzaladığını, ayrıca davacı tarafın geçmişte yaptığı resmî işlemlerin incelenmesi durumunda okur yazar olduğunun ortaya çıkacağını, davacının kötü niyetli olduğunu savunarak, davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
    İlk Derece Mahkemesi Kararı:
  3. Ceyhan 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 22.02.2013 tarihli ve 2010/378 E., 2013/190 K. sayılı kararı ile; davacının okuma yazma bilmediğinden bahisle dava açılmış ise de ilgili kurumlardan getirtilen ve satış tarihinden önceye ilişkin evraka göre davacının yazı ve imza kullandığı, bu nedenle okuma yazma bilmediğine dair beyanına itibar edilmediği, ayrıca tapu memuru huzurunda yapılan resmî satış işleminin sahteliği ispat olunana kadar geçerli belgelerden olduğu, kesin delil niteliğindeki resmî senedin mahkemeyi ve tarafları bağladığı, dolayısı ile geçersizlik savunmasının ispatlanamadığı, davacı tarafın okuyup imzaladığı resmî satış işlemine ilişkin davalı taraftan vaki olan hileli davranışlar nedeniyle iradesinin fesada uğradığı ve ayrıca satış sözleşmesinde hataya düşürüldüğü iddiası bakımından ise dava dilekçesinde davalı tarafa isnat edilen davranışların hile teşkil etmediği gibi hataya düşüldüğünü gösterir herhangi bir olgunun bulunmadığı, tanık beyanlarında da sözleşmenin hata ve hile hukuksal sebebine dayalı olarak gerçekleştirildiğine dair herhangi bir olgudan bahsedilmediği gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
    Özel Daire Bozma Kararı:
  4. Ceyhan 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı taraf vekillerince temyiz isteminde bulunmuştur.
  5. Yargıtay 1. Hukuk Dairesinin 28.01.2014 tarihli ve 2013/15909 E., 2014/1241 K. sayılı kararı ile;
    “…Dava, hile hukuksal nedenine dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir.
    Mahkemece, davanın reddine karar verilmiştir.
    Dosya içeriğinden ve toplanan delillerden; davacının kayden maliki olduğu 1522 parsel sayılı 33.875 m² miktarında tarla vasfındaki taşınmazı davalı …’ya 5.7.2010 tarihinde satış yoluyla temlik ettiği, temlik işleminin hileli olduğu ileri sürülerek satıştan bir süre sonra 16.08.2010 tarihinde eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır.
    Bilindiği üzere hile (aldatma), genel olarak bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı koruma yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Hatada yanılma, hilede ise yanıltma söz konusudur. 6098 s. Türk Borçlar Kanununun (TBK) 36/1. (818 s. Borçlar Kanunun 28/1.) maddesinde açıklandığı üzere taraflardan biri diğer tarafın kasıtlı aldatmasıyla sözleşme yapmaya yöneltilmişse yanılma (hata) esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı halinde aldatılan taraf hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir.
    Öte yandan, hile her türlü delille ispat edilebileceği gibi iptal hakkının kullanılması hiç bir şekle bağlı değildir. Aldatmanın öğrenildiği tarihten itibaren bir yıllık hak düşürücü süre içerisinde karşı tarafa yöneltilecek bir irade açıklaması, defi yahut dava yoluyla da kullanılabilir.
    Somut olaya gelince; davacı hakkında İmamoğlu İcra Müdürlüğünün 2009/54 Esas sayılı dosyasında başlatılan takip nedeniyle, çekişme konusu taşınmazın üzerine ipotek konulduğu, davacının takip nedeniyle kredi alma inancıyla davalı …’le irtibata geçtiği bankadan kredi çekebilmek için davacının, davalı …’in çağrısıyla ilçeye gittiği dava konusu taşınmazın Mehmet’in kızı olan davalı …’ya satıldığı, kredi alınmaması üzerine davacının yaptığı araştırmada tapuda satış yapıldığını öğrendiği, davacının çiftçilikle geçimini sağladığı, malvarlığının büyük bir kısmını teşkil eden taşınmazını davalıya satışının hayatın olağan akışına uygun olmadığı, davalının ev hanımı olup taşınmazı alacak ekonomik gücünün bulunmadığı, keza taşınmazın bedelinin ödendiği hususunun ispatlanamadığı anlaşılmaktadır.
    Hâl böyle olunca, davanın kabulüne karar verilmesi gerekirken, yanılgılı değerlendirme ile yazılı şekilde karar verilmiş olması doğru değildir…” gerekçesiyle hüküm bozulmuş, bozma nedenine göre davalının temyiz itirazlarının şimdilik incelenmesine yer olmadığına karar verilmiştir.
    Direnme Kararı:
  6. Ceyhan 2. Asliye Hukuk Mahkemesinin 08.04.2015 tarihli ve 2015/13 E., 2015/106 K. sayılı kararı ile; “davacı tarafından okuma yazma bilmemesinden yararlanan davalı …’in kendisini aldatıp adına kayıtlı taşınmazı kızı üzerine geçirdiğinden bahisle eldeki dava açılmış ise de ilgili kurumlardan getirtilen belgelere göre davacının bankacılık işlemleri de dâhil olmak üzere imza atarak onlarca işlem yaptığı ve okuma yazma bildiği, buna göre münhasıran okuma yazma bilmediğinden aldatılma nedenine dayalı iddianın yerinde olmadığı, tapu memuru huzurunda düzenlenen satış senedinin tamamının yüze karşı okunması ve okutulmasından sonra senet metninin tarafların isteklerine tamamen uygun olduğu beyan edilip; bu durumun tapu memuru tarafından tasdik edilmesinden sonra davacı yanca okudum şerhi ile imzalandığı, davacının kredi almak inancı ile davalı … ile irtibata geçtiğine ilişkin iddianın dahi ispatlanamadığı, tanıkların buna ilişkin herhangi bir anlatımlarının bulunmadığı ve iddianın soyut kaldığı, bozma ilamındaki satış bedelinin ödenmediğine ilişkin gerekçenin isabetli olmadığı, zira satış bedelinin ödendiği olgusunun resmî senetle ispatlandığı, yine davacının mal varlığının büyük bir kısmını teşkil eden taşınmazını satması, ev hanımı olan davalının ise taşınmazı alacak ekonomik gücünün bulunmaması hâllerinin, hilenin varlığına delalet eder nitelikte fiili karineler olmadığı, zira çiftçilikle geçinen kişinin mal varlığının büyük bir kısmını bedeli mukabili satış sureti ile devrinin hayatın olağan akışa aykırı bir durum teşkil etmediği, ev hanımı olan kişinin de eşinden ya da başka şekillerde para temin ederek veyahut nam-ı-müstear olarak taşınmaz satın alabileceği, bir an için bu olguların fiili karine teşkil etmesi durumunda dahi resmî senet içeriği memur tarafından kendisine okunan ve senedi bizzat okuyan davacı tarafın, satım bedelini aldığını ve sözleşmenin iradesine uygun olduğunu beyan ederek sözleşmeyi imza etmesinin, hile ile aldatılmadığının objektif kanıtı mahiyetinde olduğu, fiili karine teşkil ettiği kabul edilen olguların objektif kanıtın aksini ispata yeter olmadığı, kaldı ki İmamoğlu İcra Dairesinin 2010/267 sayılı dosyasında, davalı …’ın annesi olan Medine Çelikçi’nin 30.10.2009 tarihli ve 16.000,00 TL bedelli senede dayalı olarak davacı hakkında icra takibi yaptığı, davacının takip dayanağı senede ilişkin imzanın kendisine ait olmadığından bahisle suç duyurusunda bulunduğu, ancak senetteki imzanın davacıya ait olduğu tespit edilerek iftira suçundan hakkında ceza davası açıldığı, ayrıca kambiyo senedinin sahteliğinden bahisle iptali hususunda İmamoğlu İcra Hukuk Mahkemesine açılan davanın reddedildiği, buna göre davalının eşinin icra dosyasındaki alacak talebine karşı koyan davacının “safiyane” bir şekilde davalıya güvenerek, başka bir kişiye olan borcunu ödemek amacıyla kredi bulmak için yardım istemesinin hayatın olağan akışına uygun olmadığı, bu durumun davacının iradesinin fesada uğramadığına karine teşkil ettiği, bu fiili karinenin aksinin davacı tarafça ispatlanamadığı” gerekçesiyle ilk hükümde direnilmiştir.
    Direnme Kararının Temyizi:
  7. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK

  1. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda hile olgusunun kanıtlanıp kanıtlanmadığı, varılacak sonuca göre eldeki davanın kabul edilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE

  1. Dava, aldatma (hile) hukuksal sebebine dayalı tapu iptali ve tescil istemine ilişkindir.
  2. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların kısaca açıklanmasında yarar vardır.
  3. Sözleşme; hukuki bir sonuç doğurmak üzere, iki veya daha ziyade kişinin karşılıklı ve birbirine uygun irade beyanları ile uyuşmasını ifade eder (Kocayusufpaşaoğlu, N.: Borçlar Hukukuna Giriş, 7. b., İstanbul 2017, s. 95).
  4. Mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nda (BK) olduğu gibi 6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nda da (TBK) sözleşme; borç ilişkisinin kaynakları arasında sayılmış ve sözleşmenin, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun olarak açıklamalarıyla kurulacağı (TBK. m.1) hüküm altına alınmıştır.
  5. İrade beyanı, irade ve beyan unsurlarından oluşur. Bir sözleşme yapılırken taraflardan birinin işlem iradesinin oluşum veya beyanı aşamasında ortaya çıkan sakatlıklara irade bozukluğu denir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 22. b., Ankara 2017, s. 392).
  6. Belirtmek gerekir ki; bir hukuki işlemin geçerli ve amacına uygun hukuki sonuçlar doğurabilmesi için o hukuki işlemi yapan kişi veya kişilerin sağlıklı bir şekilde oluşmuş iradelerinin bulunması ve yine bu iradelerinin istenilen hukuki sonuca uygun şekilde açıklanması gerekmektedir.
  7. İrade bozukluğu kavramının iki farklı yönü bulunmakta olup, bunlardan ilki iradenin henüz oluşum evresindeki sakatlık, diğeri ise iradenin açığa vurulması (beyanı-bildirimi) evresinde meydana gelen sakatlıktır.
  8. İrade bozukluğu hâlleri mülga 818 sayılı BK’nda “Rızadaki fesat” başlığı altında “Hata”, “Hile” ve “İkrah” olarak 23 ila 31. maddeler arasında hükme bağlanmış iken, 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6098 sayılı TBK’nın 30 ila 39. maddeleri arasında bu defa “Yanılma”, “Aldatma” ve “Korkutma” başlıkları altında düzenlenmiştir.
  9. Görüleceği üzere Türk Borçlar Hukuku sisteminde iradeyi bozan sebepler üç durum olarak hüküm altına alınmış olup, yanılma (hata), aldatma (hile) ve korkutma (ikrah) gerçekleşme biçimleri bakımından birbirinden farklıdırlar.
  10. Aldatma TBK’nın 36. maddesinde; ” Taraflardan biri, diğerinin aldatması sonucu bir sözleşme yapmışsa, yanılması esaslı olmasa bile, sözleşmeyle bağlı değildir.
    Üçüncü bir kişinin aldatması sonucu bir sözleşme yapan taraf, sözleşmenin yapıldığı sırada karşı tarafın aldatmayı bilmesi veya bilecek durumda olması hâlinde, sözleşmeyle bağlı değildir” şeklinde düzenlenmiştir.
  11. Kanunda hilenin tanımına doğrudan yer verilmemiş ise de aldatma (hile); genel olarak, bir kimseyi irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevk etmek için onda kasten hatalı bir kanı uyandırmak veya esasen var olan hatalı bir kanıyı korumak yahut devamını sağlamak şeklinde tanımlanır. Yanılma (hata) ise; irade ile beyan arasında istemeyerek meydana gelen bir uyumsuzluk hâlidir. Hatada yanılma, hilede ise kasıtlı olarak yanıltma söz konusudur.
  12. Nitekim, Hukuk Genel Kurulunun 03.04.1963 tarih ve 1963/4-76 E., 1963/40 K. sayılı kararında hile; “…gerçek durumu bilmesi hâlinde bir kimsenin kabul etmeyecek olduğu bir şeyi kabul etmesine diğer bir kimse tarafından yol açılmış olması demektir” şeklinde tanımlanmıştır.
  13. Hilenin varlığının kabulü için bazı şartların gerçekleşmesine ihtiyaç vardır: Birinci şart “aldatma fiili”dir. Aldatan şahıs diğerini yanıltmış (hataya düşürmüş) olmalıdır. Fakat karşı tarafın düştüğü bu yanılmanın esaslı olması gerekmez (TBK. m.36/1). Çünkü aldatan hiçbir surette korunmaya layık değildir. Aldatan, sözleşmenin yapılması ve özellikle görüşmeler sırasında, belirli konu ve hususlarda doğru olmayan bilgiler vermekte veya bazı hususları dürüstlük kuralına göre açıklaması gerekirken kasten gizlemektedir. İkinci şart; “aldatma kastı”dır. Aldatan, karşı tarafı sözleşme yapmaya ikna etmek için ona bilerek ve isteyerek (kasten) gerçek dışı beyanda bulunmuş olmalıdır. Başka bir deyişle, yalan söyleyende karşı tarafı aldatmak ve onun gerçeği bilmesi halinde yapmayacak olduğu bir sözleşmeyi yapmağa sevk etmek niyeti bulunmalıdır. Eğer bir kimse, bilmemesi ağır bir kusur teşkil etmesine rağmen, durumu bilmeden bir beyanda bulunmuş ise aldatma kastı yoktur. Üçüncü şart ise “illiyet bağı”dır. Sözleşme aldatma sonucu, onun etkisi ile yapılmalıdır. Aldatılan yapmış olduğu sözleşmeyi, aldatma olmasaydı ya hiç yapmayacak ya da daha iyi şartlarda yapacak idiyse, illiyet bağı gerçekleşmiş olur. Aldatma fiili, sözleşmenin kurulmasının asli şartı olmalı, aldatma ile sözleşmenin kurulması arasında tabi bir illiyet bağı bulunmalıdır (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, s. 414 vd., HGK’nın 20.10.2010 tarih ve 2010/1-502 E., 2010/536 K. sayılı kararı).
  14. Türk hukukunda irade bozukluğuna bağlanan yaptırım ise bir kesin hükümsüzlük (butlan) hâli değildir. Mülga BK’nın 23 ve devamı maddelerinde “…ilzam olunamaz.” (BK.23), “…o akit ile ilzam olunmaz.” (BK.28), “…kendi hakkında lüzum ifade etmez” (BK.29/I), TBK’nda ise “… bağlı olmaz.” (TBK. m.30), “…sözleşmeyle bağlı değildir.” (TBK. m.36 ve 37/1) ibareleri kullanılmak suretiyle irade bozukluğuyla yapılan sözleşmelerin, iradesi hata, hile veya ikrahla sakatlanan kimseyi bağlamayacağı öngörülerek, bu kişiye belli bir süre içerisinde kullanabileceği iptal hakkı tanımıştır.
  15. Tüm bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere taraflardan biri diğer tarafı hileyle sözleşme yapmaya yöneltmişse hata esaslı olmasa bile aldatılan taraf için sözleşme bağlayıcı sayılamaz. Değinilen koşulların varlığı hâlinde aldatılan taraf, hakkını kullanmak suretiyle hukuki ilişkiyi geçmişe etkili (makable şamil) olarak ortadan kaldırılabilir ve verdiği şeyi geri isteyebilir. Ancak, hile üçüncü bir kişi tarafından da yapılabilir. Böyle bir durumda kural olarak aldatılan taraf sözleşme ile bağlı ise de üçüncü kişinin hilesini karşı taraf sözleşmenin yapıldığı sırada biliyor ya da bilmesi gerekiyor ise aldatılan taraf sözleşmenin iptalini isteyebilir.
  16. Öte yandan, aldatmayı (hileyi) ispat yükü aldatılan tarafa aittir. Hile bir haksız fiil olduğundan her türlü delille kanıtlanması mümkündür. Sözleşme resmî senetle yapılmış olsa dahi 01.01.2002 tarihinde yürürlüğe giren 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun “Resmî belgelerle ispat” kenar başlıklı 7. maddesi “Resmî sicil ve senetler, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, kanunlarda başka bir hüküm bulunmadıkça, her hangi bir şekle bağlı değildir.” hükmünü içermekte olduğundan, hile olgusu tanık dâhil olmak üzere her türlü delille ispatlanabilir.
  17. Somut olayda da aldatma (hile) hukuksal nedenine dayalı olarak 05.07.2010 tarihinde yapılan taşınmaz satışının iptali istemiyle 16.08.2010 tarihinde dava açılmış ve iddianın ispatı için tanık deliline dayanılmıştır.
  18. Davacı tanıkları, davalı …’in 2010 yılı içerisinde telefonla arayarak davacıyı Adana’ya çağırdığını, birkaç gün sonra Adana’ya giden davacının döndüğünde tarla satışından hiç bahsetmediğini, tarlayı satmış olması hâlinde bunu mutlaka söyleyeceğini beyan etmişlerdir. Ancak bu beyanların hile olgusunun kabulü için yeterli olduğunu söyleme olanağı bulunmamaktadır. Diğer yandan, davacı tarafından okuma yazma bilmediği için kandırılarak tapuda satış işlemi yaptırıldığı ileri sürülmüş ise de mahkemece yapılan araştırma sonucunda davacının satış tarihi öncesinde banka şubeleri, tapu müdürlüğü ve noter gibi birçok yerdeki işlemlerini imza kullanarak gerçekleştirdiği tespit edilmiştir. Yine davacı ile davalı …’in eşi olan dava dışı Medine Çelikçi arasında taşınmazın satış tarihi öncesinde alacak borç ilişkisinin bulunduğu, Medine Çelikçi’nin 05.07.2009 tanzim tarihli senede dayalı olarak ferileri ile birlikte toplam 18.232,00 TL alacağın tahsili için davacı aleyhine 13.09.2010 tarihinde takip başlattığı, davacının senetteki imzanın kendisine ait olmadığını bildirerek resmî belgede sahtecilik nedeniyle suç duyurusunda bulunduğu, yapılan soruşturma sırasında alınan ekspertiz raporu ile imzanın davacıya ait olduğu belirlenerek Medine Çelikçi hakkında 02.01.2012 tarihinde kovuşturmaya yer olmadığına karar verildiği, davacı hakkında da 03.01.2012 tarihli iddianame ile iftira suçundan dolayı ceza davası açıldığı anlaşılmaktadır. Davacının imzaya itiraz için İmamoğlu İcra Hukuk Mahkemesinde açtığı dava ise reddedilmiş, verilen karar Yargıtay 12. Hukuk Dairesi tarafından 20.09.2012 tarihinde onanmıştır. Bu hususlar dışında, T.C Ziraat Bankası tarafından kredi borcu nedeniyle davacı ile dava dışı iki kişi aleyhine toplam 6.125,94 TL alacağın tahsili için 05.02.2009 tarihinde İmamoğlu İcra Müdürlüğünün 2009/54 sayılı dosyasında icra takibi başlatılıp, dava konusu taşınmazın tapu kaydına 04.05.2010 tarihinde icrai haciz şerhi konulduğu anlaşılmaktadır.
  19. Tüm bu olaylar silsilesi, davacı tanık beyanları ve dava konusu taşınmazın üzerindeki haciz ve Türkiye Garanti Bankası A.Ş lehine 20.02.2008 tarihinde tesis edilen ipotek şerhi ile yükümlü olarak davalı …’a satıldığı, satışa ilişkin resmî senedin de o tarihte yürürlükte bulunan Tapu Sicili Tüzüğünün 16. maddesi uyarınca tarafların huzurunda tapu müdürü tarafından okunduğu hususları dikkate alındığında, davacının iradesinin hile ile fesada uğratıldığı iddiasının kanıtlanamadığı sonucuna varılmıştır.
  20. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında, davacının okuma yazma bilmediğini ileri sürerek eldeki davayı açtığı, satış tarihinde yürürlükte bulunan Tapu Sicili Tüzüğünün 17. maddesinde akitli ve akitsiz işlemlerde tanık bulundurulması gereken hâllerin düzenlendiği, maddenin (b) bendi uyarınca taraflardan biri veya birkaçının okuma yazma bilmemesi hâlinde işlem sırasında iki tanık bulundurularak işlemin tanıklar huzurunda yapılması ve resmî senette tanıkların kimlik bilgileri ile ikametgâh adreslerinin yazılarak imzalarının alınması gerektiği, bu nedenle davacının gerçekten okuma yazma bilip bilmediğinin duraksamaya yer bırakmayacak şekilde açıklığa kavuşturulması gerektiği, somut olayda ise bu hususun yeterince araştırılmadığı, böyle olunca direnme kararının bu değişik gerekçe ile bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de bu görüş yukarıda açıklanan nedenlerden dolayı Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
  21. Hâl böyle olunca, yerel mahkemenin davanın reddine ilişkin olarak verdiği direnme kararı açıklanan gerekçeler karşısında yerindedir.
  22. Usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekir.

IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Gerekli temyiz ilam harcı peşin alındığından başka harç alınmasına yer olmadığına,
6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III-1. maddesi uyarınca dava konusunun değerine göre karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 08.07.2020 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.