Medeni usul hukukunda, kural olarak kanun değişikliklerinde “derhal uygulanırlık ilkesi” geçerlidir.

  • Belirsiz Alacak Davası
  • Derhal Uygulanabilirlik İlkesi
  • ÖZET;
  • Usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Başka bir deyişle medeni usul hukukunda, kural olarak kanun değişikliklerinde “derhal uygulanırlık ilkesi” geçerlidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
  • Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır.
  • Dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin tekrarlanması nedeniyle emek ve zaman kaybına neden olacaktır. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar tersine bir kural benimsenmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C: I-II, İstanbul 1992, s. 78; Pekcanıtez, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 48).
  • Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak; 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nın “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1. maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde, yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
  • Belirsiz alacak davası ise hukukumuza ilk kez HMK ile girmiştir. Bu Kanun’un 107/1. maddesinde “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” düzenlemesi mevcuttur. Ancak yukarıdaki açıklamalar ışığında eldeki davada, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ve gerekli harçların yatırılması ile dava açma işlemi tamamlanmış olduğundan HMK ile getirilen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümler uygulanamayacaktır. Başka bir deyişle HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak kısmi dava şeklinde açılan eldeki davanın, HMK’nın yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüşeceği kabul edilemez. Ayrıca HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde açılan davalar HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra kısmi ıslahla belirsiz alacak davasına dönüştürülemeyeceği gibi tam ıslahla dahi belirsiz alacak davası hâline gelmez. Zira davanın tamamen ıslahında, tamamen ıslah edilen dava, ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, ilk dava tarihinde açılmış kabul edilecek ve ilk dava tarihinde yürürlükte olan usul hükümleri uygulanacaktır.
  • Dolayısıyla davacının; HMK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce, HUMK’nın yürürlükte olduğu 11.02.2008 tarihinde açtığı eldeki davada, HMK ile hukukumuza giren belirsiz alacak davasına ilişkin düzenlemenin somut uyuşmazlıkta uygulanabilirliği bulunmamaktadır.

Hukuk Genel Kurulu         

2019/238 E.  ,  2022/319 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Aile Mahkemesi

1. Taraflar arasında birleştirilerek görülen “mal rejiminden kaynaklanan katkı payı alacağı” davalarından dolayı yapılan yargılama sonunda, … Aile Mahkemesince verilen “asıl davanın kısmen, birleşen davanın taleple bağlı kalınarak kabulüne” ilişkin karar taraf vekillerinin temyizi üzerine Yargıtay 8. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı taraflarca temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:
I. YARGILAMA SÜRECİ
A) Asıl Dava
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili 11.02.2008 tarihli asıl dava dilekçesinde; tarafların 01.08.1985 tarihinde evlendiklerini, … Asliye Hukuk Mahkemesinin 28.06.2002 tarihli ve 2002/510 E., 2002/324 K. sayılı kararı ile boşanmalarına karar verildiğini, kararın 28.06.2002 tarihinde kesinleştiğini, evlilik birliği içerisinde davalı adına …’te bir adet dubleks mesken, …’ta kooperatiften alınan bir ev, … …’de üzüm bağları ve bir adet aracın alındığını, müvekkilinin öğretmen davalının ise jeoloji mühendisi olduğunu, davacının evlilik birliği içerisinde edinilen bu mallara yaptığı katkısının kendisine ödenmediğini ileri sürerek fazlaya dair hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000TL alacağın tahsiline karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili 06.03.2008 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, davanın zamanaşımı süresi dolduktan sonra açıldığını, tarafların anlaşmalı olarak boşandıklarını, protokol nedeniyle davacının … … ve …’ta bulunan gayrimenkuller ve araba nedeniyle mal rejiminden kaynaklanan alacak hakkı talep edemeyeceğini, … …’de mevcut bağların müvekkiline annesinden miras kaldığını, kaldı ki davalı adına kayıtlı olan malvarlıklarının edinilmesinde davacının hiçbir katkısının bulunmadığını, evlilik birliği içerisinde davacı adına … ve …’da birer adet daire alındığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin Birinci Kararı:
6. … Aile Mahkemesinin 15.10.2008 tarihli ve 2008/165 E., 2008/1196 K. sayılı kararı ile; taraflar arasındaki mal rejiminin, boşanma davasının açıldığı 13.06.2002 tarihinde sona erdiği, boşanmaya ilişkin kararın 28.06.2002 tarihinde kesinleştiği, buna göre mülga 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 132/2. maddesi uyarınca bir yıllık zamanaşımı süresinin 28.06.2003 tarihinde sona erdiği, davalının yasal süresi içerisinde zamanaşımı itirazında bulunduğu, davanın kanunda belirlenen bir ve beş yıllık zamanaşımı süresi dolduktan sonra 11.02.2008 tarihinde açıldığı gerekçesiyle davanın reddine karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı:
7. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz isteminde bulunulmuştur.
8. Yargıtay 2. Hukuk Dairesinin 05.05.2011 tarihli ve 2010/18089 E., 2011/7708 K. sayılı kararı ile;
“…Taraflar 01.08.1985 tarihinde evlenmiş, davaya konu taşınmazlar ile araç 01.01.2002’den önceki tarihlerde alınmış, 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davası 28.06.2002 tarihinde karara bağlanmış, boşanma hükmü ise 28.06.2002’de kesinleşmiştir.
Dava konusu taşınmazlar ile aracın alındığı tarih itibariyle eşler arasında 743 sayılı Türk Kanuni Medenisi uyarınca mal ayrılığı rejimi geçerlidir. 743 sayılı Türk Kanunu Medenisinde katkı payı ve buna uygulanacak zamanaşımı konusunda bir hüküm bulunmadığından Borçlar Kanunu genel hükümleri uygulanır. Zamanaşımı süresi Borçlar Kanununun 125. maddesi gereğince on yıldır. Boşanma davasının açıldığı 13.06.2002 tarihi itibarıyla mal rejiminin sona erdiği göz önünde bulundurularak Borçlar Kanununun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresinin geçmemiş olduğu dikkate alınıp tarafların iddia ve delilleri doğrultusunda işin esası hakkında bir karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde hüküm kurulması doğru olmamıştır,…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
B) Birleşen Dava:
Davalı-Birleşen Davacı İstemi:
9. Davalı-birleşen davacı vekili 27.06.2012 tarihli dava dilekçesinde; kadın eşin evlilik birliği içerisinde … ve …’de iki adet daire edindiğini, bu taşınmazların alımında müvekkilinin yarı oranında katkısı bulunduğunu ileri sürerek fazlaya ilişkin haklarının saklı kalması kaydıyla 10.000TL katkı payı alacağının tahsilini ve kadın eş tarafından açılan dava ile birleştirilmesine karar verilmesini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
10. Davacı-birleşen davalı vekili 03.08.2012 tarihli cevap dilekçesinde; tüm iddiaları inkârla, …’da bulunan evin bekârlık tasarrufları ile alındığını …’de bulunan evin ise aslen babasına ait olduğunu, ancak babasının yaşlı ve sağlık sorunları olması nedeniyle evin alınmasına ilişkin işlemlerle kendisinin ilgilendiğini, bu nedenle tapu kaydının adına yapıldığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
Islah:
11. (1) Davacı-birleşen davalı 01.12.2105 tarihli “eksik harcın ikmali” konulu dilekçesinde; dava dilekçesinde talep ettiği 10.000TL dava değerini bilirkişilerce belirlenen değer doğrultusunda HMK’nın 448 ve 107. maddeleri uyarınca 117.250,66TL’ye çıkarttığını belirterek eksik harcı ikmal etmiştir.
(2) Davalı-birleşen davacı vekili 16.12.2015 tarihli ıslah dilekçesine itiraz dilekçesinde; alacağın bilirkişi raporu ile tespit edilmesinin söz konusu olmadığını, davacının ıslah niteliğindeki talebinin zaman aşımı nedeniyle reddinin gerektiğini, 28.06.2002 tarihinde boşanan taraflar yönünden 01.12.2015 ıslah tarihi itibariyle zaman aşımı süresinin dolduğunu, eldeki davanın HMK’nın yürürlülük tarihi öncesinde açıldığını, dolayısıyla davanın belirsiz alacak davası olarak kabul edilemeyeceğini belirterek davanın reddini savunmuştur.
Mahkemenin İkinci Kararı:
12. … Aile Mahkemesinin 28.12.2015 tarihli ve 2011/1687 E., 2015/2014 K. sayılı kararı ile; asıl dava yönünden yapılan yargılamada 6100 sayılı HMK’nın 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe girdiği, böylece dava tarihi itibariyle yasalarda bulunmayan belirsiz alacak davasının sisteme dahil edildiği, HMK’nın 107. maddesine göre davanın açıldığı tarihte alacağın miktarı veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenemeyeceği hâllerde alacaklının asgari bir miktar ve değer belirterek belirsiz alacak davası açabileceği, dava konusu alacak yönünden davacının matematiksel olarak kendi katkısını hesaplamasının mümkün olmadığı, alacak miktarının mahkemece yapılan keşif, tarafların gelir durumları, tasarruf miktarları, davalı kocanın evi geçindirme yükümlüğü gibi hususların tartışılarak belirlenebileceği, somut olayda davacının alacak miktarının 16.03.2015 tarihli bilirkişi raporu ile tespit edildiği, zaman aşımı süresinin rapor tarihi itibariyle işlemeye başlayacağı, aksi hâlde hakkaniyete aykırı sonuçlar doğabileceği, dava tarihi itibariyle belirsiz alacak davası bulunmamakla HMK’nın 448. maddesi gereğince 6100 sayılı Kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağının belirtildiği, bu durumda HMK’nın 107. maddesi gereğince işlem yapılmasının yasaya uygun olduğu gerekçesiyle araçtan dolayı 3.492TL, …’da bulunan taşınmazdan dolayı 35.045,05TL, …’te bulunan taşınmazdan dolayı 78.713,51TL katkı payı alacağının, … …’de bulunan taşınmazlar yönünden davanın atiye bırakıldığı ve bu taşınmazlar yönünden 1.000TL talep edildiği göz önüne alınarak toplamda 116.250,66TL katkı payı alacağının davalı-birleşen davacıdan tahsiline, birleşen dava yönünden ise …’da bulunan taşınmaz yönünden 28.652TL ve …’de bulunan taşınmaz yönünden 37.101TL katkı payı alacağına karşılık davacının 10.000TL talep ettiği gözetilerek bu tutarın davacı-birleşen davalıdan tahsiline karar verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı:
13. Mahkemenin yukarıda belirtilen kararına karşı yasal süresi içinde taraflarca temyiz isteminde bulunulmuştur.
14. Yargıtay 8. Hukuk Dairesinin 07.02.2017 tarihli ve 2016/6712 E., 2017/1285 K. sayılı kararı ile;
“…1- Dosya muhtevasına, dava evrakı ile yargılama tutanakları münderecatına ve mevcut deliller mahkemece takdir edilerek karar verildiğine, takdirde bir isabetsizlik bulunmadığına göre, davacı-(birleşen davada davalı) vekilinin tüm ve davalı-(birleşen davada davacı) vekilinin aşağıdaki bent kapsamı dışında kalan sair temyiz itirazları yerinde görülmemiştir.
2-Davalı-(birleşen davada davacı) vekilinin diğer temyiz itirazlarına gelince; Dosya kapsamı incelendiğinde Davalı-davacı tarafça, yargılama sırasında asıl dava yönünden yapılan 01.12.2015 tarihli ıslahın zamanaşımına uğradığı, ıslahla yükseltilen miktarın reddine karar verilmesi gerektiğine ilişkin itirazın Mahkeme tarafından reddedildiği anlaşılmaktadır.
Mahkemece, asıl dava yönünden kısmen kabulüne ilişkin gerekçesinde, “Davalı vekili davacı tarafça dava değerinin artırılmasını yasaya uygun olmadığını, zira alacağın bilirkişi raporu ile tespit edilmesinin söz konusu olmadığını, davacının ıslah niteliğindeki talebinin zaman aşımı nedeniyle reddi gerektiğini, 28/06/2002 tarihinde boşanan taraflar yönünden 30/11/2015 ıslah tarihi itibariyle zaman aşımı süresinin dolduğunu, Yargıtay 8 Hukuk Dairesinin kararlarına göre HMK yürürlülük tarihinden önce hukukumuzda olmayan belirsiz alacak davasının kanunun yürürlülük tarihinden önce açılmış sayılmasının mümkün olmadığını, ıslah talebinin reddi gerektiğini belirtmiş ise de; 6100 sayılı HMK’nın 1/10/2011 tarihinde yürürlüğe girdiği ve dava tarihi itibariyle yasalarımızda bulunmayan belirsiz alacak davasının sistemimize dahil edildiği, HMK 107 maddesi gereğince davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını veya değerinin tam ve kesin olarak belirlenemeyeceği hallerde alacaklının asgari bir miktar ve değer belirterek belirsiz alacak davası açabileceği, dava konusu alacak yönünden davacının matematiksel olarak kendi katsını hesaplamasının mümkün olmadığı, alacak miktarının mahkemece yapılan keşif, tarafların gelir durumları, tasarruf miktarları, davalı kocanın evi geçindirme yükümlüğü gibi hususların tartışılarak bilirkişice belirlenmesi gerektiği, derdest davada davacının alacak miktarının hukukçu bilirkişi tarafından verilen 16/03/2015 tarihli bilirkişi raporu ile belirlendiğinin ve zaman aşımı süresinin bilirkişi rapor tarihi itibariyle işlemeye başlayacağının kabulü gerektiği aksine kabul durumunda hakkaniyete aykırı sonuçlar doğabileceği, dava tarihi itibariyle sistemimizde belirsiz alacak davası mümkün olmamakla birlikte HMK 448 maddesi gereğince 6100 sayılı kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağı, bu durumda HMK 107 maddesi gereğince işlem yapılmasının yasaya uygun olduğu kanaatine varılarak davacı tarafın artırım dilekçesi, hukukçu bilirkişi raporu esas alınmak suretiyle davacının araçtan dolayı 3.492,00TL, … da ki taşınmazdan dolayı 35.045,5TL …te ki taşınmazdan dolayı 78.713,51TL katkı payı alacağının bulunduğu anlaşılmış. Ancak atiye bırakılan … …de ki 1000TL talep edilen taşınmazlarla ilgili talep atiye bırakıldığından toplam 116.250,66TL katkı alacağına, ” hükmedildiği anlaşılmaktadır.
Davacı-(birleşen davada davalı) taraf, dava dilekçesinde, evlilik birliği içerisinde davalı erkek adına edinilen bir adet araç, bir adet bağ ve iki adet mesken yönünden davacı kadının katkısı olduğu bildirilerek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla 10.000,00 TL katkı payı alacağının faizi ile davalıdan tahsili talep edilmiştir. Mahkemece, verilen süre içerisinde davacı-(birleşen davada davalı) taraf 13.10.2008 tarihli sundukları dilekçe ile …’teki eve katkısından dolayı evin yarı parasının, … ilçesindeki villa için günümüz değerinin yarısı, …’deki üzüm bağı yönünden katkısı nedeniyle üzüm bağından gelecek gelirin yarısı, ayrıca üzüm bağının satılması halinde satış değerinin yarısını, araç yönünden bugunkü değeri üzerinden yarı payını talep ettiklerini belirtmiştir.
Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılamada verilen süre içinde 26.01.2012 tarihli dilekçe ile davacı-(birleşen davada davalı) vekili fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla …’teki evin sürüm değerinin %65’inden az olmamak üzere 6.000,00 TL, …daki villa için sürüm değerinin %65’inden az olmamak üzere 2.000,00 TL, …deki üzüm bağı için sürüm değerinin %65’inden az olmamak üzere 1000,00 TL, araç yönünden ise sürüm değerinin %65’inden az olmamak üzere 1.000,00 TL alacağın faizleriyle birlikte talep ettiklerini açıklamıştır.
Hesap bilirkişi raporundan sonra Mahkemeye, davacı-davalı asıl tarafından sunulan 01.12.2015 tarihli dilekçe ile davalarının belirsiz alacak davası olduğu belirtilerek bilirkişi raporu doğrultusunda 117.250,66 TL’nin faiziyle tahsili talep edilmiştir.
Asıl davanın açıldığı 11.02.2008 tarihi itibariyle 1086 sayılı HUMK yürürlüktedir. Belirsiz alacak davası, HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde yer almayan bir dava türü olup 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 107. maddesiyle kabul edilmiştir. Bu durumda eldeki asıl davanın açıldığı tarihte HUMK yürürlükte olduğuna göre, HMK döneminde açılan davalar açısından uygulanma imkânı bulunan belirsiz alacak davası ile ilgili hükümlerin asıl dava dosyası bakımından uygulanması düşünülemez.
Davacı-(birleşen davada davalı) taraf 11.02.2008 tarihli dava dilekçesinde fazlaya ilişkin haklarını saklı tutarak 10.000,00 TL talep ettiğini bildirmiştir. 01.12.2015 tarihli mahkemeye sunduğu 117.250,66 TL talebe ilişkin dilekçe ise ıslah niteliğindedir. Dosya içinde yer alan boşanma evrakları incelendiğinde, tarafların 01.08.1985 tarihinde evlendiği; 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün, 28.06.2002 tarihinde kesinleşmesiyle boşandıkları anlaşılmaktadır. 743 sayılı TKM’nın 170. maddesi uyarınca eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu dönemde edinilen mallardan kaynaklanan katkı payı alacağı TMK’nun 5. maddesi yoluyla TBK’nun 146 (eski BK.m.125) maddesi uyarınca 10 yıllık zamanaşımına tabi bulunmaktadır. Somut uyuşmazlıkta, ıslah yapıldığı tarih itibariyle 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir. Davalı-davacı vekili ıslaha karşı açıkça ve süresinde karşı koyduğuna göre asıl dava yönünden ıslahla arttırılan miktarın reddi gerekirken yazılı gerekçe ile kısmen kabulüne karar verilmesi usul ve yasaya aykırı olup bozmayı gerektirmiştir.
Her ne kadar hüküm fıkrası 1. bendinde “1-Davanın kısmen kabulü ile 116.250,66.TL’nin dava tarihinden işleyecek yasal faizi ile birlikte davalıdan tahsili ile davacıya ödenmesine”, şeklinde yazılmış ise de bunun “..davalı-davacıdan tahsili ile davacı-davalıya ödenmesine”, yine hüküm fıkrasında 2. bendinde ” 2-Birleşen davanın taleple bağlı kalınarak kabulü ile 10.000.TL’nin birleşen dava tarihinden itibaren işleyecek yasal faizi ile birlikte davacıdan tahsili ile davalıya ödenmesine,” şeklinde yazılmış ise de bunun “..davacı-davalıdan tahsili ile davalı-davacıya ödenmesine” şeklinde olması gerekmekte ise de bu husus maddi hatadan kaynaklanıp mahallinde her zaman düzeltilmesi mümkün yazım hatası niteliğinde olduğundan bozma nedeni yapılmamıştır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
15. … Aile Mahkemesinin 22.05.2018 tarihli ve 2018/201 E., 2018/514 K. sayılı kararı ile bozma öncesi kararda yer alan gerekçenin yanında, asıl davanın açıldığı 11.02.2008 tarihinde 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu (HUMK) hükümlerinin yürürlükte olduğu, 01.10.2011 tarihinde ise HMK’nın yürürlüğe girdiği ve HMK’nın 448. maddesi gereğince “bu kanun hükümlerinin tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydı ile derhal uygulanacağının” öngörüldüğü, Kanun’un yürürlüğe girdiği tarih itibariyle derdest olan dosyaya usul hükümlerinin uygulandığı ve 107. maddesi kapsamında belirsiz alacak davası açılabileceğinin belirtildiği, dolayısıyla yargılaması devam eden dosyaya 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) TMK’nın 4. maddesi de dikkate alınarak belirsiz alacak davası olarak devam edildiği, davacının bilirkişi raporundan sonra dosyaya sunduğu 01.12.2015 tarihli dilekçenin ıslah niteliğinde olmayıp tamamlama harcı niteliğinde olduğu gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
16. Direnme kararı yasal süresi içerisinde taraf vekillerince temyiz edilmiştir.
II. UYUŞMAZLIK
17. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; somut olayda; HUMK’nın yürürlükte olduğu tarihte fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan eldeki davaya belirsiz alacak davası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olup olmadığı, belirsiz alacak davası hükümlerinin uygulanmasının mümkün olmadığına karar verildiği takdirde, davacı-birleşen davalı vekilinin 01.12.2015 tarihli dilekçesinin ıslah dilekçesi niteliğinde olup olmadığı, buradan varılacak sonuca göre fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak açılan davada 01.12.2015 tarihinde artırılan alacak miktarının zamanaşımına uğrayıp uğramadığı noktasında toplanmaktadır.
III. GEREKÇE
A) Davacı-birleşen davalı vekilinin temyiz talebi yönünden yapılan incelemede;
18. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında işin esasının incelenmesinden önce, mahkemece direnme kararı öncesinde verilen kararın taraflarca temyiz edildiği, Özel Dairece davacı-birleşen davalı vekilinin temyiz itirazlarının reddedilerek bozma kararı verildiği, direnme kararının ise yeniden taraflarca temyiz edildiği dikkate alındığında, direnme öncesi verilen kararı temyiz eden ve temyiz itirazları reddedilen davacı-birleşen davalı vekilinin direnme kararını temyizinde hukukî yararının bulunup bulunmadığı, bu bağlamda temyiz isteminin reddine karar verilmesinin gerekip gerekmediği hususu ön sorun olarak tartışılmıştır.
19. Bilindiği üzere hukukî yarar, dava şartı olduğundan temyiz incelemesi yapılabilmesi için de gerekli bir şarttır.
20. Mahkeme kararını temyiz edip, bu istemi Özel Dairece reddedilen taraf yönünden karar kesinleşmiş olmakla, artık bu tarafın direnme kararını temyizde de hukukî yararı bulunmamaktadır.
21. O hâlde davacı-birleşen davalı vekilinin direnme hükmüne yönelik temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan reddine karar verilmelidir.
B) Davalı-birleşen davacı vekilinin temyiz talebi yönünden yapılan incelemede;
22. Yerel Mahkemenin ilk ve direnme karar gerekçesinin temelini eldeki davanın, belirsiz alacak davası niteliğinde görülmesi gerektiği yönündeki kanaat oluşturmaktadır.
23. Hemen belirtilmelidir ki; usul hukuku alanında geçerli temel ilke, yargılamaya ilişkin kanun hükümlerinin derhal yürürlüğe girmesidir. Başka bir deyişle medeni usul hukukunda, kural olarak kanun değişikliklerinde “derhal uygulanırlık ilkesi” geçerlidir. Bu ilkenin benimsenmesinin nedeni ise, bu kanun hükümlerinin kamu düzeni ile yakından ilgili olduğu, daima eskisinden daha iyi ve amaca en uygun olduğu fikri ile kanun koyucunun, fertlere ait olan hakların yeni usul hükümleri ile daha önce yürürlükte olan kanundan daha iyi ve daha adil bir şekilde korunacağına ilişkin inancıdır.
24. Usul kurallarının zaman bakımından uygulanmasında derhal uygulanırlık kuralı ile birlikte dikkate alınması gereken bir husus da, yeni usul kuralı yürürlüğe girdiğinde, ilgili usul işleminin tamamlanıp tamamlanmadığıdır.
25. Dava, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesiyle başlayan ve bir kararla (veya hükümle) sonuçlanıncaya kadar devam eden çeşitli usul işlemlerinden ve aşamalarından oluşmaktadır. Eğer bir usul işlemi, yargılama sırasında yapılmaya başlanıp, tamamlandıktan sonra, yeni bir usul kuralı yürürlüğe girerse, söz konusu işlem geçerliliğini korur. Başka bir deyişle, tamamlanmış usul işlemleri, yeni yürürlüğe giren usul hükmünden (veya kanunundan) etkilenmez; aksini düşünmek gereksiz yere bu işlemin tekrarlanması nedeniyle emek ve zaman kaybına neden olacaktır. Buna karşın, bir usul işlemine başlanmamış veya başlanmış olup da henüz tamamlanmamış ise, yeni usul hükmü (veya kanunu) hemen yürürlüğe gireceğinden etkilenir. Çünkü usule ilişkin kanunlar tersine bir kural benimsenmediği takdirde genel olarak hemen etkili olup uygulanırlar (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C: I-II, İstanbul 1992, s. 78; Pekcanıtez, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 48).
26. Yapılan açıklama ve ilkelere uygun olarak; 01.10.2011 tarihinde yürürlüğe giren HMK’nın “Zaman bakımından uygulanma” başlığını taşıyan 448/1. maddesi de “Bu Kanun hükümleri, tamamlanmış işlemleri etkilememek kaydıyla derhâl uygulanır” hükmünü içermektedir. Bu madde hükmüne göre, kanunda aksine bir düzenleme getirilmediği takdirde, yeni usul hükümlerinin tamamlanmış usul işlemlerine bir etkisi olmayacak, önceki kanuna göre yapılmış ve tamamlanmış olan işlemler geçerliğini koruyacaktır. Buna karşın, tamamlanmamış usul işlemleri yeni kanun hükümlerine göre yapılacaktır.
27. Belirsiz alacak davası ise hukukumuza ilk kez HMK ile girmiştir. Bu Kanun’un 107/1. maddesinde “Davanın açıldığı tarihte alacağın miktarını yahut değerini tam ve kesin olarak belirleyebilmesinin kendisinden beklenemeyeceği veya bunun imkânsız olduğu hâllerde, alacaklı, hukuki ilişkiyi ve asgari bir miktar ya da değeri belirtmek suretiyle belirsiz alacak davası açabilir” düzenlemesi mevcuttur. Ancak yukarıdaki açıklamalar ışığında eldeki davada, dava dilekçesinin mahkemeye verilmesi ve gerekli harçların yatırılması ile dava açma işlemi tamamlanmış olduğundan HMK ile getirilen belirsiz alacak davasına ilişkin hükümler uygulanamayacaktır. Başka bir deyişle HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak kısmi dava şeklinde açılan eldeki davanın, HMK’nın yürürlüğe girmesiyle kendiliğinden belirsiz alacak davasına dönüşeceği kabul edilemez. Ayrıca HUMK’nın yürürlükte olduğu dönemde açılan davalar HMK’nın yürürlüğe girmesinden sonra kısmi ıslahla belirsiz alacak davasına dönüştürülemeyeceği gibi tam ıslahla dahi belirsiz alacak davası hâline gelmez. Zira davanın tamamen ıslahında, tamamen ıslah edilen dava, ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, ilk dava tarihinde açılmış kabul edilecek ve ilk dava tarihinde yürürlükte olan usul hükümleri uygulanacaktır.
28. Dolayısıyla davacının; HMK’nın yürürlüğe girdiği tarihten önce, HUMK’nın yürürlükte olduğu 11.02.2008 tarihinde açtığı eldeki davada, HMK ile hukukumuza giren belirsiz alacak davasına ilişkin düzenlemenin somut uyuşmazlıkta uygulanabilirliği bulunmamaktadır.
29. Ne var ki Mahkemenin direnme gerekçesinin bir diğer dayanağı da davacının 01.12.2005 tarihli dilekçesinin “ıslah” dilekçesi olmayıp “tamamlama harcı” niteliğinde bir dilekçe olması gerektiği yönündeki kanaati olduğundan uyuşmazlığın çözümü için “ıslah” ve “zamanaşımının kesilmesi” kavramlarının da açıklanması gerekmektedir.
30. Kavram olarak ıslah; taraflardan birinin yapmış olduğu usul işleminin tamamen veya kısmen düzeltilmesine denir (Kuru, Baki: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C. IV, İstanbul 2001, s. 3965). Islah müessesesi, dava değiştirme, başka deyişle iddia ve savunmanın değiştirilmesi veya genişletilmesi yasağını bertaraf eden bir imkândır. Zira bu suretle, aslında yasal itiraz ile karşılaşılabilecek olan herhangi bir taraf işlemi, ıslah kurumu yardımı ile artık bu itiraza imkân vermeksizin yapılabilmektedir (Üstündağ, Saim: Medeni Yargılama Hukuku, C. I-II, İstanbul, 1992, s. 534).
31. Islaha ilişkin temel düzenleme HMK’nın 176. ve devamı (HUMK’nın 83. ve devamı) maddelerinde yer almakla birlikte, ıslah HMK’nın 141. maddesindeki iddia ve savunmanın genişletilmesi veya değiştirilmesi yasağının istisnası olarak belirtilmektedir.
32. Islahın düzenlendiği bu maddeler dikkate alındığında; ıslahın konusu tarafların yapmış oldukları usul işlemleridir. Bu bakımdan ancak tarafların yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilebilir. Tarafların yapmış olduğu usul işlemleri, yargılamanın ilerlemesi için yapılan, şartları ve etkileri usul hukuku tarafından düzenlenmiş olan işlemlerdir. Bir taraf ancak kendi yapmış olduğu usul işlemlerini ıslah edebilir; karşı tarafın veya mahkemenin yapmış olduğu usul işlemleri ıslah edilemez (Kuru, s. 4020). Gerek öğretide gerekse uygulamada ıslah yoluyla davanın değiştirilebileceği veya genişletilebileceği, aynı şekilde savunmanın da genişletilebileceği ilke olarak kabul edilmektedir. Yine HUMK’nın yürürlükte olduğu tarihte kısmi dava olarak açılan bir davada, müddeabihin artırılıp artırılmayacağı hususu da bir usul işlemi olup, ıslahın konusunu teşkil etmektedir.
33. Islahın amacı, yargılama sürecinde şekil ve süreye aykırılık sebebiyle ortaya çıkabilecek maddi hak kayıplarını ortadan kaldırmak olduğundan, hak ve alacağı bu sürecin dışında ortadan kaldırmış olan işlemlerin, yani maddi hukuk işlemlerinin ıslah yoluyla düzeltilebilmesi elbette ki mümkün değildir. Bir başka deyişle, maddi hakkı sona erdiren maddi hukuk işlemleri ıslahla düzeltilemez. Feragat, kabul, sulh gibi işlemler, velev ki dava içinde yapılsın, asıl hakkı ortadan kaldırdıklarından, usul işlemi olduğu kadar maddi hukuk işlemi mahiyetini de taşımaktadır ve bu sebeple, bu işlemlerin ıslah yoluyla düzeltilmesi imkânsızdır (Özekes, Hakan: Pekcanıtez Usul Medeni Usul Hukuku, İstanbul, 2017, s. 1517). Çünkü ıslah, yargılama hukukunun şekle ve süreye bağlılığından kaynaklanan zımni hak kayıplarının telafisi için öngörülmüş bir müessesedir.
34. Davanın tamamen ıslahı, dava dilekçesinden itibaren bütün usul işlemlerinin yapılmamış sayılmasını gerektirir. Gerek öğretide gerekse uygulamada, davanın tamamen ıslahında yeni bir dava açılmamış sayılacak, tamamen ıslah edilen dava ilk açılan davanın devamı niteliğinde olduğundan, bunun doğal sonucu olarak, zamanaşımı ilk davanın açıldığı tarihteki duruma göre dikkate alınacaktır. Onun için davanın tamamen ıslahında ıslah olunan dava, ilk dava gününde açılmış sayılacaktır (Kuru, s. 3998 vd; Özekes, s. 1537).
35. Gelinen aşamada açıklanması gereken diğer bir husus da “zamanaşımının kesilmesi” kavramıdır.
36. Somut olaya uygulanması gereken Borçlar Kanunu’nun 133/2. [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu’nun (TBK) 154/2.] maddesi gereğince; alacaklı dava veya def’î yoluyla mahkemeye veya hakeme başvurmuşsa, icra takibinde bulunmuşsa ya da iflas masasına başvurmuşsa zamanaşımı kesilir. Ancak, BK’nın 135/1. (TBK’nın 156/1.) maddesi gereğince; zamanaşımının kesilmesiyle kesilme tarihinden başlayarak yeni bir süre işlemeye başlar. Dava veya def’î yoluyla kesilmiş olan zamanaşımı, davanın devamı süresinde taraflardan birinin yargılamaya ilişkin her bir işleminden ve hâkimin her emir ve hükmünden itibaren yeniden işlemeye başlayacaktır [BK m. 136/1 (TBK m. 157/1)].
37. Öğreti ve uygulamada kısmi davada dava edilmeyen alacak kesimi için, fazlaya ilişkin hakkın saklı tutulmuş olmasının zamanaşımını kesmeyeceği kabul edilmektedir (Kuru, s. 1541 vd.; Pekcanıtez, s. 1008). Başka deyişle kısmi dava açılması hâlinde zamanaşımı yalnız alacağın kısmi dava konusu yapılan miktarı için kesilecek, ancak talep konusu yapılmayan geri kalan kısım bakımından ise zamanaşımı işlemeye devam edecektir. Kısmi dava ile talep edilmeyen alacağın geri kalan kısmı için zamanaşımı BK’nın 133. (TBK’nın 154.) maddesindeki diğer kesilme nedenleri dışında ancak aynı yargılamada karşı tarafın rızası veya ıslah talebinde bulunma tarihinde yahut geri kalan kısım için ikinci dava açılacaksa ikinci davanın açıldığı tarihte kesilmiş olur. Davacının geri kalan kısım için ıslaha başvurması veya ikinci dava açması durumunda davalının zamanaşımı def’înde bulunabileceğinden tereddüt etmemek gerekir (Pekcanıtez, s. 1008).
38. Eldeki davada taraflar; 01.08.1985 tarihinde evlenmiş, 13.06.2002 tarihinde açılan boşanma davasının kabulüne ilişkin hükmün 28.06.2002 tarihinde kesinleşmesiyle boşanmışlardır. Eşler arasındaki mal rejimi boşanma davasının açıldığı tarih itibarıyla sona ermiştir. Eşler arasında sözleşmeyle başka mal rejiminin seçildiği ileri sürülmediğinden; evlilik tarihi olan 01.08.1985 tarihinden TMK’nın yürürlüğe girdiği 01.01.2002 tarihine kadar 743 sayılı Türk Kanunu Medenisi’nin (Medeni Kanun) 170. maddesi ile düzenleme altına alınan mal ayrılığı rejimi, bu tarihten mal rejiminin sona erdiği 13.06.2002 tarihine kadar ise TMK 202/1. maddesi ile düzenlenen edinilmiş mallara katılma rejimi geçerlidir. Kadın eşin dava konusu ettiği taşınmazların tescil kayıtlarının ise eşler arasında mal ayrılığı rejiminin geçerli olduğu tarihlerde erkek eş adına oluşturulduğu anlaşılmıştır. Medeni Kanun’da katkı payı ve buna uygulanacak zamanaşımı konusunda bir hüküm bulunmadığından Borçlar Kanunu genel hükümleri uygulanması gerektiği dikkate alındığında buradan varılacak sonuç; bir alacak davası olan mal rejiminin tasfiyesine ilişkin davalarda on yıllık zamanaşımı süresinin tarafların boşanmasına ilişkin kararın kesinleştiği tarihte işlemeye başlayacağıdır.
39. Yukarıda yapılan açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; tarafların boşanmasına ilişkin hükmün 28.06.2002 tarihinde kesinleştiği, davacının ise eldeki davayı 11.02.2008 tarihinde fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla evlilik birliğinden doğan katkı payına ilişkin 10.000TL bedelin dava tarihinden itibaren yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsilini talep ettiği, yargılama sırasında 01.12.2015 tarihli ıslah dilekçesi ile talebini 117.250,66TL’ye yükselttiği anlaşılmaktadır. Bununla birlikte davalı vekili tarafından ıslah ile artırılan miktar yönünden zamanaşımı def’înde bulunulduğu görülmektedir.
40. Somut olayda mal rejiminin tasfiyesinden kaynaklanan alacak davasına ilişkin on yıllık zamanaşımı süresinin tarafların boşanmasına ilişkin hükmün kesinleştiği 28.06.2002 tarihinde işlemeye başlayacağı hususunda ihtilaf bulunmamaktadır. Eldeki dava ise 11.02.2008 tarihinde on yıllık zamanaşımı süresi içerisinde açılmış olup, fazlaya ilişkin haklar saklı tutularak 10.000TL katkı payı talep edilmiştir. Açılan eldeki dava ile sadece talep edilen miktar yönünden zamanaşımı kesilmiş, şimdilik denilerek istenmeyen katkı payı alacağı yönünden işleyen zamanaşımı süresi ise kesintiye uğramamıştır. Bu durumda ıslah tarihi olan 01.12.2015 tarihi itibari ile ıslahla artırılan miktar için davalının usulüne uygun şekilde ileri sürdüğü zamanaşımı def’î karşısında on yıllık zamanaşımı süresinin dolduğunun kabulü gerekmektedir.
41. Şu hâlde; yerel mahkemece, davacı tarafın ıslahla artırdığı miktar yönünden Borçlar Kanunu ile öngörülen on yıllık zamanaşımı süresinin dolması nedeniyle bu kısma ilişkin istemin reddine karar verilmesi gerekirken, kabul kararı verilmesi doğru değildir.
42. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında; eldeki davanın HUMK döneminde açılmış olması nedeniyle belirsiz alacak davası olarak değerlendirilemeyeceği, yerel mahkemenin bu gerekçesinin yerinde olmadığı, ancak direnme kararından sonra verilen Yargıtayın 24.05.2019 tarihli ve 2017/8 E., 2019/3 K. sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinin bulunmadığı ve sadece dava dilekçesinde belirtilen miktarın düzeltilmesi niteliğinde olduğu sonucuna dayandığı için içtihadı birleştirme kararlarının usulü kazanılmış hak ilkesinin istisnası olarak henüz kesinleşmemiş tüm davalara tatbikinin gerekli olduğu, içtihadı birleştirme kararlarının sonuçlarının bağlayıcı ve gerekçelerinin ise yol gösterici olduğu, bu nedenle miktar artırımına ilişkin ıslahın artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmayıp dava dilekçesindeki miktar kısmının düzeltilmesi olarak kabul edilmesi gerektiği, ne var ki bu tartışmanın yapılabilmesi için öncelikle geçerli bir ıslahın varlığının gerektiği, somut olay değerlendirildiğinde ise talep artırımına ilişkin ıslahın bozma sonrasında yapıldığı, bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı için ıslahla miktarın arttırılmasının geçersiz bir usul işlemi olduğu, dolayısıyla mahkemece bozmadan sonra yapılan ıslahın geçersiz olduğu gözetilerek bir karar verilmesi gerekçesiyle direnme kararının bu değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de; bu görüş Kurul çoğunluğunca benimsenmemiştir.
43. Hâl böyle olunca; yerel mahkemece, Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Daire bozma kararına uyulması gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
44. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.
IV. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
I- A bendinde (§18-21) belirtilen gerekçelerle davacı-birleşen davalı vekilinin direnme kararına yönelik temyiz isteminin hukukî yarar yokluğundan oy birliği ile REDDİNE,
II- B bendinde (§22-44) belirtilen gerekçelerle davalı-birleşen davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında açıklanan gerekçe ve nedenlerden dolayı 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun Geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince oy çokluğu ile BOZULMASINA,
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatıranlara geri verilmesine,
Aynı Kanun’un 440. maddesi gereğince kararın tebliğinden itibaren on beş gün içerisinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 15.03.2022 tarihinde karar verildi.
KARŞI OY
Belirsiz alacak davası hukukumuza 6100 sayılı HMK ‘da yer alan düzenlemeler ile girmiş olup eldeki dava bu Kanunun yürürlüğünden önce HUMK döneminde açılmış olduğundan açılan davanın belirsiz alacak davası olarak değerlendirilmesi mümkün değildir. Dava; açıldığı tarih itibarıyla kısmi dava niteliğinde olup dava açılmakla tamamlanmış işlem meydana geleceğinden HMK 448. maddedeki zaman bakımından uygulanma kuralına göre bu davanın kısmi dava olarak açıldığı kesinleşmiş olup, bu davanın artık belirsiz alacak davası olarak açıldığı sonucuna varılamayacaktır. Islah tarihinde HMK’ nın yürürlüğe girmiş olması da bu davanın belirsiz alacak davası olarak nitelenebilmesine imkân vermez. Mahkemenin bu gerekçeye dayalı olarak direnmiş olması isabetli olmamıştır.
TBK 154. maddede dava yoluyla mahkemeye başvurulmuş ise yani dava açılmışsa zamanaşımının kesileceği düzenlenmiştir. Bu maddenin de yorumunun sonucu olarak, Özel Dairenin bozma kararını verdiği tarih ile mahkemenin direnme kararını verdiği tarihteki yerleşik yargılamasal uygulamalarda dava açılmakla ancak dava dilekçesindeki miktar için zamanaşımının kesileceği kabul edilmekte olup bozma kararı geçerli bir ıslahın varlığı hâlinde bu yargısal uygulamalara da uygundur.
Direnme kararından sonra 24.05.2019 tarihinde verilen 2017/8 esas, 2019/3 karar sayılı bir içtihadı birleştirme kararında kısmi davada, dava konusu miktarın kısmi ıslahla faiz talebi belirtilmeksizin artırılması hâlinde, artırılan miktar bakımından dava dilekçesindeki faiz talebine bağlı olarak faize hükmedileceği belirtilmiştir.
Bu karar zamanaşımı ile ilgili değil ise de İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı olmakla birlikte gerekçeleriyle de yol gösterici olduğu unutulmamalıdır. Bu içtihadı birleştirme kararında varılan sonucun temel gerekçesi; ıslahla miktar artırımının ek dava niteliğinde olmayıp dava dilekçesindeki miktarın değiştirilmesi olduğudur.
Bu karar ile ıslahla miktar artırımı ek dava olarak görülmemiş ve sadece dava dilekçesinde yazan miktarın değiştirilmesi, diğer bir ifadeyle bu miktarın düzeltilmesi olarak görülmüştür. Bu kararın sonucu olarak miktar artırımına ilişkin yapılan ıslahın da artık ek dava olarak görülmesi mümkün olmadığı için ıslahla artırılan kısım için de zamanaşımının dava tarihine göre hesaplanması gerekip gerekmediğinin tartışılması gerekmekle birlikte bu tartışmayı yapabilmek için önce geçerli bir ıslahın varlığı gerekir.
04.02.1948 gün ve 1994/10 Esas 1948/3 Karar sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile bu kararın değiştirilmesine gerek olmadığına dair 06.05.2016 tarih ve 2015/1-2016/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı uyarınca; bir yargılama işlemi olan ıslah, soruşturma ve yargılama bitinceye kadar yapılması mümkün olup, karar, temyiz incelemesi sonucu bozulduktan sonra artık ıslah yapılamayacaktır.
28.07.2020 tarihinde yürürlüğe giren değişiklik ile bozmadan sonra ıslahı mümkün kılan hüküm getirilmiş ise de bu hüküm değişiklik sonrası yapılacak ıslah için uygulanabilir. Zira yapıldığı tarihte geçersiz olan tamamlanmış işleme kanun değişikliği sonucu geçerlilik tanınarak bir sonuca varılması mümkün olmayacaktır.
Yukarıda yapılan açıklamalarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; talep artırımına ilişkin ıslah, bozma kararı sonrası yapılmıştır. Bozmadan sonra ıslah yapılamayacağı için ıslahla miktarın artırılması geçersiz bir usul işlemi niteliğindedir. Bu geçersiz işleme dayalı olarak işin esası incelenip alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığı uğramamış ise istenebilecek alacak olup olmadığı varsa miktarının ne olduğu konusunda bir araştırma ve inceleme yapılabilmesi mümkün değildir. Zira alacağın zamanaşımına uğrayıp uğramadığının incelenmesi esasa ilişkin bir inceleme olup geçerli bir şekilde talep edilmemiş bir alacağa ilişkin esastan inceleme yapılabileceğinden söz edilemez.
Mahkemece bozmadan sonra yapılan ıslahın geçersiz olduğu gözetilerek bir karar verilmesi gerekirken bu miktar artırımına değer verilerek yazılı şekilde karar verilmesi doğru olmamıştır.
Direnme hükmünün yukarıda açıklanan nedenlerle bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan, ıslah ile istenen miktarlar yönünden alacağın zamanaşımına uğradığı gözetilerek karar verilmesi yönünde olan Özel Daire kararı gibi direnme hükmünün bozulması yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

Bir Cevap Yazın