Dilekçe Örnekleri Kira Artışı 2026 Kıdem Tazminatı Ceza Davaları Boşanma İcra Takibi İcra Takip Programı Tüketici Hakları Yargıtay Kararları
POPÜLER

Hakkında tedbir kararı uygulanan kişinin tedbir süresi içerisinde mağdur aleyhine tedbir yada tedbirlerin ihlali niteliğinde olan bir eylem gerçekleştirmesi…öngörülen “zorlama hapsi”…Aile Mahkemesinin Görevi

✏️ 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu'nun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (1) bendinde disiplin hapsinin tarifi yapılmakta ve bu tanımlamada disiplin hapsinin sadece sonuçlarına değinilmekte olup, tazyik hapsiyle ilgili olarak herhangi bir tanıma Kanunda yer verilmemektedir. Bununla birlikte, doktrin ve uygulamada da olduğu gibi, bir suç karşılığında öngörülen ceza olmayıp yaptırım altına alınmış bir fiil olması dolayısıyla, niteliği ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla, disiplin hapislerinin sonuçları için geçerli olan seçenek yaptırımlara çevrilememe, ön ödeme uygulanamama, tekerrüre esas olmama, şartla salıverilme hükümleri uygulanamama, ertelenememe ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeme hususları, maddeyle öngörülen zorlama hapislerinde de geçerli olacaktır.

✏️ Maddede öngörülen düzenlemeye göre, kişi, verilen tedbir kararına aykırı davranması durumunda, fiili suç oluştursa bile, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulacaktır. Tedbir kararının gereklerine aykırılığın her tekrarında, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi artmaktadır.
✏️ Maddede, zorlama hapsinin toplam süresinin altı ayı geçemeyeceğine dair hüküm bulunmaktadır. Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet başsavcılığınca yerine getirilecektir..." şeklinde maddede öngörülen tazyik hapsi tanımını yapmakta, tedbire aykırı davranışın nasıl cezalandırılacağı öngörülmektedir.
Buna göre 6284 sayılı Kanun'da öngörülen "zorlama hapsi" ile Kanun koyucunun; hem şiddete uğrayanın etkili biçimde korunmasını, hem de bu koruma sırasında devletin koruma araçlarının öneminin şiddet uygulayan kişi tarafından ciddiye alınmasını amaçladığı görülmektedir. Ayrıca tedbir kararlarına aykırılığın her tekrarında, zorlama hapsinin süresinin de artacağının öngörüldüğü, yani yargı organlarının aile içi şiddet uygulayan kişiyi, hafiften ağıra giden zorlama hapis cezalarıyla bu kararlara uygun davranmaya itmekle görevli kıldığı da değerlendirilmektedir.

Karar İçeriği

19. Ceza Dairesi         

2018/3225 E.  ,  2019/7560 K.


“İçtihat Metni”

4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’a muhalefet suçundan sanık …’un anılan Kanun’un 2/son ve 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’nun 62/1. maddeleri gereğince 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 231/5. maddesi gereğince hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına ve 5 yıl denetim süresi belirlenmesine dair Küçükçekmece (Kapatılan) 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 29/09/2011 tarihli ve 2011/185 esas, 2011/483 sayılı kararını müteakip, sanığın denetim süresi içerisinde kasıtlı bir suç işlemesi nedeniyle dosyanın yeniden ele alınarak yapılan yargılama neticesinde sanığın 4320 sayılı Kanun’un 2/son ve 5237 sayılı Kanun’un 62. maddeleri uyarınca 2 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ilişkin Küçükçekmece 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 09/02/2017 tarihli ve 2016/700 esas, 2017/76 sayılı kararı aleyhine, Adalet Bakanlığı’nın 19/04/2018 gün ve 2018/3248 sayılı kanun yararına bozma istemini içeren yazısı ve ekindeki dava dosyası, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 27/04/2018 gün ve KYB. 2018/34885 sayılı ihbarnamesi dairemize gönderilmekle okundu.
Anılan ihbarnamede;
4320 sayılı Kanun’un 20/03/2012 tarih ve 28239 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan 08/03/2012 tarih ve 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un 23. maddesi ile yürürlükten kaldırıldığı, 4320 sayılı Kanun ile koruma kararına aykırı davrananlar için üç aydan altı aya kadar hapis cezası öngörülmüş iken, 6284 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde üç günden on güne kadar zorlama hapsinin öngörülmüş olduğu, bu haliyle işlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimsenin cezalandırılamayacağına ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamayacağına ilişkin 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu’un 7. maddesine aykırı olacak şekilde karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın kanun yararına bozulması isteminde bulunulmakla,
Gereği görüşülüp düşünüldü:
Suça konu olay tarihinde yürürlükte bulunan, 5636 sayılı Kanun’la değişik 4320 sayılı Kanun’un 2. maddesi;
“Koruma kararının bir örneği mahkemece Cumhuriyet Başsavcılığına tevdii olunur. Cumhuriyet Başsavcılığı kararın uygulanmasını genel kolluk kuvvetleri marifeti ile izler.
Koruma kararına uyulmaması halinde genel kolluk kuvvetleri, mağdurların şikayet dilekçesi vermesine gerek kalmadan re’sen soruşturma yaparak evrakı en kısa zamanda Cumhuriyet Başsavcılığına intikal ettirir.
Cumhuriyet Başsavcılığı koruma kararına uymayan eş veya diğer aile bireyleri hakkında Sulh Ceza Mahkemesinde kamu davası açar.
Fiili başka bir suç oluştursa bile, koruma kararına aykırı davranan eş veya diğer aile bireyleri hakkında ayrıca üç aydan altı aya kadar hapis cezasına hükmolunur.
Bu Kanun’un uygulanmasına ilişkin hususlar yönetmelikle düzenlenir.”,
20.03.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6284 sayılı Kanun’un “Tedbir kararlarına aykırılık” başlıklı 13. maddesi;
“(1) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.
(2) Tedbir kararının gereklerine aykırılığın her tekrarında, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi onbeş günden otuz güne kadardır. Ancak zorlama hapsinin toplam süresi altı ayı geçemez.
(3) Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet başsavcılığınca yerine getirilir. Bu kararlar Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlüklerine bildirilir.” hükümlerini amirdir.
20.03.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6284 sayılı Kanun’un genel gerekçesinde;
“…Aile içi şiddetin önlenmesi amacıyla hazırlanan ve 1998 yılında yürürlüğe giren 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanunun günümüzün ihtiyaçlarına cevap vermediği görüldüğünden kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin esas ve usulleri kapsayan ve düzenleyen bu Tasarı hazırlanmıştır.
Şiddet eylemlerine maruz kalan kişilere ve aile bireylerine koruma vaat eden bu Tasarının uygulanması aşamasında, şiddet mağdurunun ikinci bir mağduriyet daha yaşamaması adına, temel birtakım ilkelere uyulması zorunluluğu doğmaktadır. Bu bakımdan hizmetin sunulmasında insan haklarına dayalı, adil, etkili ve süratli bir usul izlenmesi, hakkında koruma tedbir kararı verilen kişilere hizmet sunulmasının insan onuruna yaraşır şekilde yerine getirilmesi, hizmetin sunulması ve yürütülmesi sırasında kişiler arasında ırk, dil, din, mezhep, milliyet, renk, cinsiyet, siyasal veya diğer fikir yahut düşünceleri, felsefi inanç, millî veya sosyal köken, doğum, ekonomik ve diğer toplumsal konumları yönünden ayrım yapılmaması, koruyucu tedbir kararı verilmesi ve uygulanması sırasında hakkında koruma tedbiri verilen kişilerin durumları dikkate alınarak özel ihtimam gösterilmesi, kamu kurum ve kuruluşları, kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşları, üniversiteler, yerel yönetimler, vakıf, dernek ve diğer sivil toplum kuruluşları, gönüllü gerçek ve tüzel kişiler ile özel sektörün işbirliği içinde çalışması ve bu konuda toplumsal sorumluluğun paylaşılmasının sağlanması ve son olarak bu Tasarı kapsamında verilen hizmetin ülke çapında eşit ve dengeli sunulması unsurları hem uluslararası hukuktan hem de Anayasadan kaynaklanan bir zorunluluk olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu Tasarı öncelikle en temel insan hakkı olan yaşam hakkının korunması, kadın cinayetlerinin son bulması amacıyla kurumların şiddetle mücadelenin her aşamasında aktif rol almasını sağlamayı hedeflemektedir. Yine bu Tasarıda Devletin şiddeti önlemesi, şiddete uğrayanı çok yönlü koruması ve şiddet uygulayan veya şiddet uygulama ihtimali bulunan kişinin, verilecek koruyucu tedbir kararları ile rehabilite edilmesi amaçlanmıştır…” şeklinde Kanun teklifinin amaçlarından ve şiddete başvuran kişiye dair alınacak tedbirlerden bahsedilmiştir.
Tedbir kararlarına aykırılık ile ilgili olarak düzenlenen madde gerekçesinde ise;
“…Maddeyle, şiddete uğrayan veya uğrama ihtimali bulunan kişinin daha etkin bir şekilde korunması yönünden hakkında tedbir kararı verilen kişiye, tedbirin ihlali nedeniyle zorlama hapsi verilmesi öngörülmektedir. Zorlama hapsi, diğer bir deyimle tazyik hapsi, bir kişiyi kendisine düşen yükümlülüğün gereğini yerine getirmeye zorlamak amacıyla verilen bir yaptırımdır. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 2 nci maddesinin birinci fıkrasının (1) bendinde disiplin hapsinin tarifi yapılmakta ve bu tanımlamada disiplin hapsinin sadece sonuçlarına değinilmekte olup, tazyik hapsiyle ilgili olarak herhangi bir tanıma Kanunda yer verilmemektedir. Bununla birlikte, doktrin ve uygulamada da olduğu gibi, bir suç karşılığında öngörülen ceza olmayıp yaptırım altına alınmış bir fiil olması dolayısıyla, niteliği ve doğurduğu sonuçlar itibarıyla, disiplin hapislerinin sonuçları için geçerli olan seçenek yaptırımlara çevrilememe, ön ödeme uygulanamama, tekerrüre esas olmama, şartla salıverilme hükümleri uygulanamama, ertelenememe ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeme hususları, maddeyle öngörülen zorlama hapislerinde de geçerli olacaktır.
Maddede öngörülen düzenlemeye göre, kişi, verilen tedbir kararına aykırı davranması durumunda, fiili suç oluştursa bile, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulacaktır. Tedbir kararının gereklerine aykırılığın her tekrarında, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi artmaktadır. Maddede, zorlama hapsinin toplam süresinin altı ayı geçemeyeceğine dair hüküm bulunmaktadır. Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet başsavcılığınca yerine getirilecektir…” şeklinde maddede öngörülen tazyik hapsi tanımını yapmakta, tedbire aykırı davranışın nasıl cezalandırılacağı öngörülmektedir.
Buna göre 6284 sayılı Kanun’da öngörülen “zorlama hapsi” ile Kanun koyucunun; hem şiddete uğrayanın etkili biçimde korunmasını, hem de bu koruma sırasında devletin koruma araçlarının öneminin şiddet uygulayan kişi tarafından ciddiye alınmasını amaçladığı görülmektedir. Ayrıca tedbir kararlarına aykırılığın her tekrarında, zorlama hapsinin süresinin de artacağının öngörüldüğü, yani yargı organlarının aile içi şiddet uygulayan kişiyi, hafiften ağıra giden zorlama hapis cezalarıyla bu kararlara uygun davranmaya itmekle görevli kıldığı da değerlendirilmektedir.
Uyuşmazlığa konu somut olayda; eşine karşı şiddet uyguladığı için hakkında Küçükçekmece 1. Aile Mahkemesinin 13.10.2010 tarihli, 2010/237 D.İş. sayılı kararıyla 6 ay süreyle birlikte yaşadığı konuta yaklaşmama yönünde tedbir kararı verilen sanığın, henüz bu süre bitmeden 11.03.2011 günü gecesi önce eşini arayıp tehdit etmesi, aynı günün sabahında ise ortak konuta girmesi eyleminin, o tarihte yürürlükte bulunan 4320 sayılı Kanun’un 2. maddesi, sonradan yürürlüğe giren 6284 sayılı Kanun’un ise 13. maddesi gereği disiplin hapsi gerektirdiği hususunda bir tereddüt bulunmamaktadır.
5271 sayılı CMK’nun “Tanımlar” başlıklı 2. maddesi;
“(1) Bu Kanunun uygulanmasında;…
l) Disiplin hapsi: Kısmî bir düzeni korumak amacıyla yaptırım altına alınmış olan fiil dolayısıyla verilen, seçenek yaptırımlara çevrilemeyen, önödeme uygulanamayan, tekerrüre esas olmayan, şartla salıverilme hükümleri uygulanamayan, ertelenemeyen ve adlî sicil kayıtlarına geçirilmeyen hapsi,
İfade eder.”,
5237 sayılı TCK’nun “Zaman bakımından uygulama” başlıklı 7. maddesi;
“(1) İşlendiği zaman yürürlükte bulunan kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı kimseye ceza verilemez ve güvenlik tedbiri uygulanamaz. İşlendikten sonra yürürlüğe giren kanuna göre suç sayılmayan bir fiilden dolayı da kimse cezalandırılamaz ve hakkında güvenlik tedbiri uygulanamaz. Böyle bir ceza veya güvenlik tedbiri hükmolunmuşsa infazı ve kanuni neticeleri kendiliğinden kalkar.
(2) Suçun işlendiği zaman yürürlükte bulunan kanun ile sonradan yürürlüğe giren kanunların hükümleri farklı ise, failin lehine olan kanun uygulanır ve infaz olunur.
(3) (Değişik: 29/6/2005 – 5377/2 md.) Hapis cezasının ertelenmesi, koşullu salıverilme ve tekerrürle ilgili olanlar hariç; infaz rejimine ilişkin hükümler, derhal uygulanır.
(4) Geçici veya süreli kanunların, yürürlükte bulundukları süre içinde işlenmiş olan suçlar hakkında uygulanmasına devam edilir.” hükümlerini amirdir.
Sanık hakkında, öncelikle Küçükçekmece (Kapatılan) 6. Sulh Ceza Mahkemesinin 29.09.2011 tarihli, 2011/185 E., 2011/483 K. sayılı kararıyla, 4320 sayılı Kanun’un 2/son maddesi gereği, neticeten verilen 2 ay 15 gün hapis cezasının ve hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına dair kararın, 17.11.2011 tarihinde kesinleştiği, sanığın 5 yıllık denetim süresi içerisinde; 17.09.2012 tarihinde işlediği “hakaret” suçundan dolayı Küçükçekmece 9. Sulh Ceza Mahkemesinin 18.03.2014 tarihli, 2013/72 E., 2014/584 K. sayılı kararıyla verilen, 1 yıl 2 ay hapis cezasının, Yargıtay 18. Ceza Dairesinin 20.06.2016 tarihli, 2015/31825 E., 2016/13596 K. sayılı ilamıyla onanmasına karar verildiği, devamla ihbarda bulunulduğu ve bu kez 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 09.02.2017 tarihli, 2016/700 E., 2017/76 K. sayılı kararıyla, hükmün üzerinde herhangi bir değişiklik yapılmaksızın ve değişen Kanun maddesi ile lehe hükümler uygulanmaksızın açıklanması üzerine, sanık hakkında verilen 2 ay 15 gün hapis cezasının kesinleştiği anlaşılmakla,
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının kanun yararına bozma istemine dayanan ihbarname içeriği yerinde görüldüğünden, Küçükçekmece 19. Asliye Ceza Mahkemesinin 09/02/2017 tarihli ve 2016/700 esas, 2017/76 karar sayılı kararının 5271 sayılı CMK’nin 309/4-d. maddesi uyarınca BOZULMASINA, yukarıda yazılı bozma nedenine göre; “HÜKÜM” fıkrasının “1-” numaralı maddesinin, “…Sanık hakkında başkaca…” kısmına kadarki ilk üç paragrafının ortadan kaldırılmasıyla, Hükmün;
“1- Sanığın, 13.11.2011 tarihli tedbir kararına uymamak yönündeki eylemi nedeniyle, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren ve TCK’nin 7. maddesi gereği lehine olduğu değerlendirilen 6284 sayılı Kanun’un 13. maddesi gereği 3 gün zorlama (disiplin) hapsi ile cezalandırılmasına,” ibaresinin konulmak suretiyle düzeltilmesine ve infazının bu miktar üzerinden yapılmasına, 29.04.2019 tarihinde oy birliğiyle karar verildi.


✏️ Hakkında tedbir kararı uygulanan kişinin tedbir süresi içerisinde mağdur aleyhine tedbir yada tedbirlerin ihlali niteliğinde olan bir eylem gerçekleştirmesi halinde; eylemin suç teşkil etmemesi durumunda, bu eyleme bağlı olarak tedbire aykırılıkla ilgili karar verme görevinin, 6284 sayılı Kanun'un 2. maddesinin (c) bendinde belirtildiği üzere aile mahkemesi hakimine ait olduğu, eylemin aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda ise, ilgilinin hem 6284 sayılı Kanun uyarınca zorlama hapsine tabi tutulması hem de ceza kanunları uyarınca suçuna uyan cezaya mahkum edilmesi gerektiğinden, tedbire aykırılıkla ilgili karar verme
görevinin, 6284 sayılı Kanun'un 2. maddesinin (c) bendinde belirtildiği üzere aile mahkemesi hakimine ait olduğu, suçla ilgili yargılama görevinin ise suç için öngörülen cezaya ve 5235 sayılı Kanun'a göre asliye ceza mahkemesine yada ağır ceza mahkemesine ait olduğu anlaşılmaktadır.

Karar İçeriği

4. Ceza Dairesi        

 2019/1292 E.  ,  2019/6765 K.


“İçtihat Metni”


Tehdit ve hakaret suçlarından şüpheli … hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı iddianamenin iadesine dair İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/10/2018 tarihli ve 2018/464 iddianame değerlendirme sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334 Değişik İş sayılı kararının, Yüksek Adalet Bakanlığı Ceza İşleri Genel Müdürlüğü’nün 13/02/2019 gün ve 94660652-105-34-14940-2018-Kyb sayılı istemleri ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 25/02/2019 gün ve 2019/19161 sayılı bozma düşüncesini içeren ihbarnamesiyle Daireye gönderilmiş olduğu görülmekle, dosya incelendi:
Kanun yararına bozma isteyen ihbarnamede;
Dosya kapsamına göre, müştekinin boşandığı eşinin kendisini tehdit ettiğinden bahisle şikayetçi olması üzerine, İstanbul 8. Aile Mahkemesinin 01/12/2017 tarihli kararı ile 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun uyarınca şüpheli hakkında, 1 ay süreyle tedbir kararı verilmesini takiben, müştekinin tedbir süresi geçtikten sonra 12/01/2018 tarihinde şüpheli tarafından tehdit edildiği ve kendisine hakaret edildiğinden bahisle şikayetçi olması üzerine, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı iddianame düzenlendiği, anılan iddianamenin İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesince, 6284 sayılı Kanun’un 13. maddesi uyarınca davaya bakmaya görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu gerekçesiyle iade edilmiş ise de,
6284 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde yer alan “Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.” şeklinde düzenlemenin uyarınca tedbir kararı verme görevinin Aile Mahkemesine ait olduğu, verilen tedbir süresi içerisinde tekrardan suç işlenilmesi halinde ise görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu, ancak somut olayda 1 aylık tedbir süresinin bitimi olan 01/01/2018 tarihinden sonra , 12/01/2018 tarihinde müştekinin tekrardan şikayetçi olduğu, bu kapsamda artık ikinci suça ilişkin olarak davaya bakma görevinin Aile Mahkemelerine ait olmadığı, ikinci şikayete konu tehdit ve hakaret suçlarının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu kapsamda davaya bakmaya görevli Mahkemenin Asliye Ceza Mahkemesi olduğu gözetilmeden, itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediğinden, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 309. maddesi uyarınca anılan kararın bozulması lüzumu kanun yararına bozma talebine dayanılarak ihbar olunduğu anlaşılmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
I-Olay:
Tehdit ve hakaret suçlarından şüpheli … hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı iddianamenin iadesine dair İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/10/2018 tarihli ve 2018/464 iddianame değerlendirme sayılı kararına karşı yapılan itirazın reddine ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334
Değişik İş sayılı kararının, 6284 sayılı Kanun’un 13/1. maddesinde yer alan “Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.” şeklinde düzenlemenin uyarınca tedbir kararı verme görevinin Aile Mahkemesine ait olduğu, verilen tedbir süresi içerisinde tekrardan suç işlenilmesi halinde ise görevli mahkemenin Aile Mahkemesi olduğu, ancak somut olayda 1 aylık tedbir süresinin bitimi olan 01/01/2018 tarihinden sonra , 12/01/2018 tarihinde müştekinin tekrardan şikayetçi olduğu, bu kapsamda artık ikinci suça ilişkin olarak davaya bakma görevinin Aile Mahkemelerine ait olmadığı, ikinci şikayete konu tehdit ve hakaret suçlarının 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu kapsamında değerlendirilmesi gerektiği, bu kapsamda davaya bakmaya görevli Mahkemenin Asliye Ceza Mahkemesi olduğu gözetilmeden, itirazın kabulüne karar verilmesi gerekirken yazılı şekilde reddine karar verilmesinde isabet görülmediği gerekçesiyle kanun yararına bozmaya konu edildiği anlaşılmıştır.

II- Kanun Yararına Bozma İstemine İlişkin Uyuşmazlığın Kapsamı:
Tehdit ve hakaret suçlarından şüpheli … hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı iddianamenin iadesine dair İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/10/2018 tarihli ve 2018/464 iddianame değerlendirme sayılı kararında ve bu karara karşı yapılan itirazın reddine ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334 Değişik İş sayılı kararında isabet bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

III- Hukuksal Değerlendirme:
Anayasanın 41. maddesinde belirtildiği gibi toplumun temelini aile oluşturmaktadır. Karşılıklı rıza ile oluşan ailenin sağlıklı yapılanması ve yürütülmesi toplumun huzurunu ve devamını doğrudan etkilemektedir. Aile içindeki huzursuzluklar, tartışmalar ve özellikle başta kadınlar olmak üzere kişilere karşı işlenen şiddet olayları, toplumumuzu sarsan boyutlara ulaşmıştır. Bu olaylara daha çok kadınlar ve çocuklar maruz kalmaktadırlar. Malesef kadına yönelik şiddet, en fazla aile içinde yaşanmaktadır. Aile içinde oluşan anlaşmazlıklar, sorunlar ve şiddet öncelikle bunlara tanık olan çocukları etkilemekte, eğitim hayatlarındaki başarılarını düşürmekte ve ileriki yaşantılarında şiddet uygulamaya eğilimli kişiler olarak yetişmektedirler, bu nedenle de şiddet aile içinde kalmamakta, ilerleyen zamanlarda toplumu da etkilemektedir.

Ceza Genel Kurulu’nun 17/04/2018 tarihli ve 2016/14-1448 esas, 2018/177 sayılı kararında da açıklandığı üzere; dünya genelinde güncelliğini koruyan ve mücadele edilmesi gereken aile içi ve kadına karşı şiddet, insanların temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmesinin yanı sıra toplumsal yaşamı da tehdit eden sosyal bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk Devleti olma konusundaki kararlılığını ortaya koyan ülkemizce Anayasamızda gerekli düzenlemeler yapılarak eşitlik ilkesi temelinde gerekli önlemler alınmıştır. Bu kapsamda; Anayasanın herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hüküm altına alan “Kanun önünde eşitlik” kenar başlıklı 10. maddesine 22/05/2004 tarihli ve 25469 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı Kanun ile eklenen ikinci fıkrada; kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş, 13/05/2010 tarihli ve 27580 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Kanun ile ikinci fıkraya eklenen cümle ile kadın-erkek eşitliğinin sağlanması hususunda alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamayacağı, eklenen üçüncü fıkra ile de çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmacağı hüküm altına alınarak pozitif ayrımcılık ilk defa Anayasa düzeyinde benimsenmiştir.
Öte yandan ailenin, Türk toplumunun temeli olduğunu ve eşler arasındaki eşitliğe dayandığını belirten Anayasanın 41. maddesinin kenar başlığı “Ailenin korunması” şeklinde iken yine 5982 sayılı Kanun ile “Ailenin korunması ve çocuk hakları” haline getirilip anılan Kanun ile maddeye eklenen üçüncü fıkrada devletin, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacağı öngörülmüştür.
Türkiye’nin ilk imzalayan ve onaylayan ülke konumunda olduğu “Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (İstanbul Sözleşmesi) kadına yönelik şiddeti ilk kez açıkça insan hakkı ihlâli olarak tanımlamış ve taraf devletlere uluslararası hukukta kadına karşı ve aile içi şiddet konusunda yükümlülükler getirmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 11/05/2011 tarihinde çekince konulmaksızın imzalanmış, 29/11/2011 tarihli ve 28127 sayılı Resmi Gazetede yayımlanmıştır. Ancak, 75. maddesindeki en az sekizi Avrupa Konseyi üyesi olan on devlet tarafından onaylanma şartı nedeniyle Sözleşme, Türkiye bakımından 01/08/2014 tarihinde yürürlüğe girerek iç hukukumuzun parçası hâline gelmiştir.
Bu Sözleşmenin etkisiyle 14/01/1998 tarihli 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un kadına karşı ve aile içi şiddetle mücadelede yetersiz kaldığı düşünülerek 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” 20/03/2012 tarihli ve 28239 sayılı, bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği ise 18/01/2013 tarihli ve 28532 sayılı Resmi Gazetelerde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’la şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların, aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amaçlanmakta ve bunun için alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esaslar düzenlenmektedir.
Anılan Kanun’un “Suçlara İlişkin Saklı Tutulan Hükümler” başlıklı 6. maddesi;
(1) Kişinin silah bulundurması, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmasının suç oluşturması dolayısıyla ya da fiilinin başka bir suç oluşturması nedeniyle;
a) Soruşturma ve kovuşturma evresinde koruma tedbirlerine veya denetimli serbestlik tedbirlerine,
b) Mahkûmiyet hâlinde ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazına ve bu çerçevede uygulanabilecek olan denetimli serbestlik tedbirlerine,
ilişkin kanun hükümleri saklıdır.” biçimindedir.
Bu kanunda düzenlenen koruyucu ve önleyici tedbir kararlarının verilmesi ve tebliği 8. maddede, bu kararlara itiraz 9. maddede, tedbir kararlarının bildirimi ve uygulanması 10. maddede ayrıntılarıyla düzenlenmiş, 10. maddenin 5. fıkrasında tedbir kararının ilgililere tefhim veya tebliğ edilmemesinin, kararın uygulanmasına engel teşkil etmeyeceği belirtilmiştir.
Tedbir kararlarına aykırılık ise anılan Kanun’un 13. maddesinde;
” (1) Bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayan, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulur.
(2) Tedbir kararının gereklerine aykırılığın her tekrarında, ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre zorlama hapsinin süresi onbeş günden otuz güne kadardır. Ancak zorlama hapsinin toplam süresi altı ayı geçemez.
(3) Zorlama hapsine ilişkin kararlar, Cumhuriyet başsavcılığınca yerine getirilir. Bu kararlar Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlüklerine bildirilir.” şeklinde hüküm altına alınmıştır.
6284 sayılı Kanun’un tanımlar başlıklı 2. maddesinin (c) bendinde hakim tanımının aile mahkemesi hakimini ifade edeceğinin düzenlenmesi karşısında, tedbir kararlarına aykırılık halinde görevli mahkemenin aile mahkemesi olduğu anlaşılmaktadır.

İncelenen dosyada;
Şikayetçi Sevgi Öncel’in, boşandığı eşi olan şüpheli …’in kendisini tehdit ettiğinden bahisle 01/12/2017 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’na müracaat ettiği, Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından 6284 sayılı Kanun kapsamında aile mahkemesinden tedbir talebinde bulunulduğu, İstanbul 8. Aile Mahkemesi’nin 01/12/2017 tarihli ve 2017/549 Değişik İş sayılı kararıyla; şiddet tehditi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmama, korunan kişilere, bu kişilerin bulundukları konuta, okula ve işyerine yaklaşmama tedbirine ve tedbirin 1 ay süreyle uygulanmasına karar verildiği, şüphelinin atılı suçlamayı kabul etmediği, tarafların uzlaşmadıkları, şikayetçinin, şüphelinin kendisine telefonda hakaret ve tehdit ettiğinden bahisle 12/01/2018 tarihinde şikayette bulunduğu, şikayetçinin, şüphelinin kendisine telefonda hakaret ve tehdit ettiğinden bahisle 19/03/2018 tarihinde de şikayette bulunduğu,
Soruşturma neticesinde şüpheli …’in 106/1-1. cümle ve 125/1. maddeleri gereğince yargılanıp cezalandırılması talebiyle İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı ve “…Yukarıda açık kimlik bilgileri yazılı şüpheli … ile müşteki Sevgi ÖNCEL’in eski eş oldukları, 3 yıldır ayrı yaşadıkları, suç tarihinde şüphelinin müştekinin evine girdiği ve müştekiye hitaben ” yüzüne kezzap atacağım , seni öldüreceğim ” diye tehdit edip, ayrıca çekmiş olduğu mesajlarla “şerefsiz, nerede s… yapıyorsunuz ” hakarette bulunduğu, Ses kayıtları, müşteki iddiasıyla uyumlu tanık beyanı ve tüm dosya kapsamı birlikte değerlendirildiğinde şüphelinin üzerine atılı suçları işlediğinin kabulü gerektiği, Şüpheliye isnat edilen Tehdit ve Hakaret suçlarının uzlaşmaya tabi suçlardan bulunması nedeni ile dosyanın uzlaştırmacıya tevdi edildiği ancak taraflar arasında uzlaşma sağlanamadığı anlaşılmakla…” şeklindeki iddianamenin düzenlendiği,
İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/10/2018 tarihli ve 2018/464 iddianame değerlendirme sayılı kararıyla “…Dosya içine alınmış olan İstanbul Aile Mahkemesinin 2017/549 esas, 2017/550 karar sayılı kararı ile sanığın mağdura karşı tehdit hakaret .. içeren söz ve davranışlarda bulunmamasına dair tedbir kararı verildiği, müştekinin 12.01.2018 tarihli şikayetinin bu tedbir kararının geçerli olduğu süre içinde işlenen suçtan kaynaklandığı anlaşılmakla, görevli mahkemenin 6234 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanunun 13. maddesi gereğince Aile mahkemesi olduğu…” biçimindeki gerekçeyle iddianamenin iadesine karar verildiği,
Cumhuriyet savcısı tarafından 17/10/2018 tarihinde anılan karara itiraz edildiği,
İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334 Değişik İş sayılı kesin nitelikteki kararıyla itirazın reddine karar verildiği,
Anlaşılmıştır.

Dosya kapsamı, kanun yararına bozma istemi ve tüm bu açıklamalar birlikte değerlendirildiğinde;
Uyuşmazlığın çözümünden önce, 6284 sayılı Kanun uyarınca hakkında tedbir kararı uygulanan kişinin, tedbir süresi içerisinde mağdur aleyhine tebdir yada tedbirlerin ihlali niteliğinde
olan bir eylem gerçekleştirmesi halinde, eylemin aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda, nasıl bir yol izleneceği belirlenmelidir. Somutlaştırmak gerekirse, hakkında mağdura yaklaşmama ve şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmama tedbiri uygulanan kişinin tedbir süresi içerisinde mağduru darp etmesi veya tehdit etmesi durumunda nasıl hareket edilecektir?
6284 sayılı Kanun’un “Suçlara İlişkin Saklı Tutulan Hükümler” başlıklı 6. maddesinde kişinin silah bulundurması, uyuşturucu veya uyarıcı madde kullanmasının suç oluşturması dolayısıyla ya da fiilinin başka bir suç oluşturması nedeniyle; soruşturma ve kovuşturma evresinde koruma tedbirlerine veya denetimli serbestlik tedbirlerine, mahkûmiyet hâlinde ceza veya güvenlik tedbirlerinin infazına ve bu çerçevede uygulanabilecek olan denetimli serbestlik tedbirlerine ilişkin kanun hükümlerinin saklı olduğu belirtilmiş, yine aynı Kanun’un 13. maddesinin 1. fıkrasında, bu Kanun hükümlerine göre hakkında tedbir kararı verilen şiddet uygulayanın, bu kararın gereklerine aykırı hareket etmesi hâlinde, fiili bir suç oluştursa bile ihlal edilen tedbirin niteliğine ve aykırılığın ağırlığına göre hâkim kararıyla üç günden on güne kadar zorlama hapsine tabi tutulacağı hüküm altına alınmıştır.
Bu düzenlemeler ve kanunun konuluş amacı ile yukarıda hukuksal değerlendirme kısmında yapılan açıklamalar bir bütün olarak değerlendirildiğinde; kanun koyucunun, tedbir süresi içerisinde tedbire aykırı eylemde bulunulması ve bu eylemin aynı zamanda suç teşkil etmesi halinde, ilgilinin hem bu kanun uyarınca zorlama hapsine tabi tutulmasını hem de ceza kanunları uyarınca suçuna uyan cezaya mahkum edilmesini amaçladığı sonucuna ulaşılmaktadır. Tedbir süresi içerisindeki eylemin, tedbirin ihlali niteliğinde olduğunun ve sadece zorlama hapsinin uygulanması gerektiğinin kabulü halinde ise, yukarıdaki örneğimize dönecek olursak; hakkında, mağdura yaklaşmama ve şiddet tehdidi, hakaret, aşağılama veya küçük düşürmeyi içeren söz ve davranışlarda bulunmama tedbiri uygulanan kişinin tedbir süresi içerisinde mağduru darp etmesi veya tehdit etmesi durumunda, suçların en basit halinin işlendiğinin kabulü durumunda dahi, tedbir kararına aykırı davranan kişinin TCK’nın 86/2. maddesi uyarınca 4 ay hapis yada adli para cezası ve TCK’nın 106/1-2. cümlesi uyarınca 1 ay hapis yada adli para cezası yerine, üç günden on güne kadar zorlama hapsine hükmedilmesi sonucu ortaya çıkacak, bu da kanunun konuluş amacına aykırı olacaktır.
Bu sorunun çözümünden sonra görevli mahkemeye de kısaca değinmekte fayda bulunmaktadır.
5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş, Görev ve Yetkileri Hakkında Kanun’la adli yargı ilk derece mahkemeleri ile bölge adliye mahkemelerinin kuruluş, görev ve yetkileri düzenlenmiş, adli yargı ilk derece mahkemelerinin, hukuk ve ceza mahkemeleri olduğu, hukuk mahkemelerinin, sulh hukuk ve asliye hukuk mahkemeleri ile özel kanunlarla kurulan diğer hukuk mahkemeleri olduğu, ceza mahkemelerinin asliye ceza ve ağır ceza mahkemeleri ile özel kanunlarla kurulan diğer ceza mahkemeleri olduğu belirtilmiş ve bu mahkemelerin görevleri düzenlenmiştir. 6284 sayılı Kanun’un tanımlar başlıklı 2. maddesinin (c) bendinde hakim tanımının aile mahkemesi hakimini ifade edeceği belirtilmiştir.
Yukarıda varılan sonuç ve bu düzenlemeler ışığında; hakkında tedbir kararı uygulanan kişinin tedbir süresi içerisinde mağdur aleyhine tedbir yada tedbirlerin ihlali niteliğinde olan bir eylem gerçekleştirmesi halinde; eylemin suç teşkil etmemesi durumunda, bu eyleme bağlı olarak tedbire aykırılıkla ilgili karar verme görevinin, 6284 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (c) bendinde belirtildiği üzere aile mahkemesi hakimine ait olduğu, eylemin aynı zamanda suç teşkil etmesi durumunda ise, ilgilinin hem 6284 sayılı Kanun uyarınca zorlama hapsine tabi tutulması hem de ceza kanunları uyarınca suçuna uyan cezaya mahkum edilmesi gerektiğinden, tedbire aykırılıkla ilgili karar verme
görevinin, 6284 sayılı Kanun’un 2. maddesinin (c) bendinde belirtildiği üzere aile mahkemesi hakimine ait olduğu, suçla ilgili yargılama görevinin ise suç için öngörülen cezaya ve 5235 sayılı Kanun’a göre asliye ceza mahkemesine yada ağır ceza mahkemesine ait olduğu anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalar karşısında; tehdit ve hakaret suçlarından şüpheli … hakkında yapılan soruşturma evresi sonucunda İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen 02/10/2018 tarihli ve 2017/178863 soruşturma, 2018/36301 esas, 2018/25372 sayılı iddianamenin iadesine dair İstanbul 21. Asliye Ceza Mahkemesinin 15/10/2018 tarihli ve 2018/464 iddianame değerlendirme sayılı kararında ve bu karara karşı yapılan itirazın reddine ilişkin İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334 Değişik İş sayılı kararında isabet bulunmamaktadır.

IV-Sonuç ve Karar:
Yukarıda açıklanan nedenlerle,
Kanun yararına bozma istemi yerinde görüldüğünden, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 22/10/2018 tarihli ve 2018/1334 Değişik İş sayılı kesinleşen kararının, 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun 309. maddesi uyarınca BOZULMASINA, bozma nedenine göre sonraki işlemlerin, CMK’nın 309/4-a maddesi gereğince mahallinde merci mahkemesince yerine getirilmesine, 11/04/2019 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.


Karar İçeriği

Ceza Genel Kurulu        

 2017/847 E.  ,  2019/3 K.
“İçtihat Metni”
Kararı Veren
Yargıtay Dairesi : 14. Ceza Dairesi
Mahkemesi :Ağır Ceza
Sayısı : 337-465

Çocuğun basit cinsel istismarı suçundan sanık …’ın TCK’nın 103/1-a maddesi delaletiyle 103/1, 62, 53 ve 63. maddeleri uyarınca 6 yıl 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına, hak yoksunluğuna ve mahsuba ilişkin, Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.12.2015 tarihli ve 337-465 sayılı hükmün sanık müdafisi tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 06.06.2016 tarih ve 5422-5503 sayı ile onanmasına karar verilmiştir
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 19.03.2017 tarih ve 354412 sayı ile;
“… çocuğun cinsel istismarı suçundan sanık … hakkındaki, TCK.nun 103/1a, 62, 53, 63, maddeleri uyarınca verilen 6 yıl 8 ay hapis cezasına ilişkin hüküm onanmış olup, suçun sübutu ve ceza tertipi yönünden karara yönelik bir itirazımız bulunmamaktadır.
Sanık vekili tarafından Sulh Ceza Mahkemesine sunulan 29/06/2015 tarihli dilekçe eklerinden, suç tarihinden önceki tarihlerde;
Esenyurt Devlet Hastanesi nöroloji uzmanınca düzenlenen giriş tarihi 05/06/2014 olarak belirtilen reçetede sanığa Epilepsi teşhisi konularak ilaç yazıldığının,
Yatış tarihi 11/07/2014 olarak belirtilen Özel Beylikdüzü Medlife Hastanesi Hasta Epikriz Formundan sanığa epilepsi tanısı konulduğunun,
Anlaşılmasına,
Sanık vekilinin yargılama aşamalarındaki beyanlarında sanığın epilepsi hastası olduğu hususunu savunmasına,
Ancak sanığın epilepsi hastası olup olmadığının, bu hastalığa bağlı davranış ve düşünce bozukluğu içinde bulunup bulunmadığının, suç tarihi itibarı ile ceza ehliyetinin tam olup olmadığının mahkemesince araştırılmamış olunmasına göre,
Yargıtay 3. Ceza Dairesinin 2015/33027, 2016/4640, 15. Ceza Dairesinin 2015/1171, 2015/2907, 17. Ceza Dairesinin 2016/1385, 18. Ceza Dairesinin 2016/15587, 23. Ceza Dairesinin 2016/5874 Esas sayılı kararları ile,
Yüksek Dairenizin, 2013/8133 – 13357, 2014/11321 – 2015/2060, 2015/4504 – 10588, 2014/3017-2016/2326 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere,
Epilepsi hastası olduğu iddia olunup, bu yönde bir kısım belgeler de sunulan sanığın, suç tarihinde işlediği iddia olunan fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama veya bu fiille ilgili olarak davranışlarını yönlendirme yeteneğini önemli derecede azaltacak şekilde akıl hastalığının bulunup bulunmadığı hususunda Adli Tıp ilgili ihtisas kurulundan rapor alınarak sonucuna göre diğer delillerle birlikte sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken eksik araştırma ile yazılı şekilde hüküm tesisi usul ve yasaya aykırı görülmekle ilgili onama kararınız kaldırılarak hükmün bozulması gerektiği” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
5271 sayılı CMK’nın 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece, 11.05.2017 tarih ve 1954-2573 sayı ile itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık, sanığın işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılayıp algılayamadığı ve bu fiille ilgili davranışlarını yönlendirme yeteneğinin azalıp azalmadığı, buna bağlı olarak da hakkında TCK’nın 32. maddesinin birinci veya ikinci fıkralarının uygulanmasının gerekip gerekmediği hususlarında rapor alınmasına gerek olup olmadığının belirlenmesine ilişkin ise de Yargıtay İç Yönetmeliği’nin 27. maddesi uyarınca öncelikle, 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi uyarınca Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının sanık hakkında açılan kamu davasından haberdar edilmesinin zorunlu olup olmadığının, değerlendirilmesi gerekmektedir.
Sanık … hakkında mağdure …’a karşı çocuğun basit cinsel istismarı suçunu işlediği iddiasıyla 25.06.2015 tarihinde Büyükçekmece 1. Asliye Ceza Mahkemesine kamu davası açıldığı, anılan Mahkemece 09.07.2015 tarihinde görevsizlik kararı verilerek dosyanın Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesine gönderildiği, yapılan yargılama sonucunda 24.12.2015 tarihinde sanığın atılı suçtan mahkûmiyetine karar verildiği,
Yerel mahkemece Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına duruşma davetiyesi çıkarılmadığı gibi gerekçeli kararın da tebliğ edilmediği,
Sanık hakkındaki mahkûmiyet hükmünün sadece sanık müdafisi tarafından temyiz edildiği,
Anlaşılmaktadır.
Dünya genelinde güncelliğini koruyan ve mücadele edilmesi gereken aile içi ve kadına karşı şiddet, insanların temel hak ve özgürlüklerini ihlal etmesinin yanı sıra toplumsal yaşamı da tehdit eden sosyal bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu bakımdan insan haklarına saygılı, sosyal bir hukuk Devleti olma konusundaki kararlılığını ortaya koyan ülkemizce Anayasa’mızda gerekli düzenlemeler yapılarak eşitlik ilkesi temelinde gerekli önlemler alınmıştır. Bu kapsamda;
Anayasa’nın herkesin dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu hüküm altına alan “Kanun önünde eşitlik” kenar başlıklı 10. maddesine 22.05.2004 tarih ve 25469 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı Kanun ile eklenen ikinci fıkrada; kadınlar ve erkeklerin eşit haklara sahip olduğu, devletin bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlü olduğu belirtilmiş, 13.05.2010 tarih ve 27580 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5982 sayılı Kanun ile ikinci fıkraya eklenen cümle ile kadın-erkek eşitliğinin sağlanması hususunda alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı yorumlanamayacağı, eklenen üçüncü fıkra ile de çocuklar, yaşlılar, özürlüler, harp ve vazife şehitlerinin dul ve yetimleri ile malul ve gaziler için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılmacağı hüküm altına alınarak pozitif ayrımcılık ilk defa Anayasa düzeyinde benimsenmiştir.
Öte yandan ailenin, Türk toplumunun temeli olduğunu ve eşler arasındaki eşitliğe dayandığını belirten Anayasa’nın 41. maddesinin kenar başlığı “Ailenin korunması” şeklinde iken yine 5982 sayılı Kanun ile “Ailenin korunması ve çocuk hakları” hâline getirilip anılan Kanun ile maddeye eklenen üçüncü fıkrada devletin, her türlü istismara ve şiddete karşı çocukları koruyucu tedbirleri alacağı öngörülmüştür.
Aile içi ve kadına karşı şiddetle ilgili kavramların Türk Hukukuna girmesinde uluslararası bildirge ve sözleşmelerin önemli bir rol oynadığı ve yasal düzenlemelerde yer alan kavramların, temelini bu uluslararası sözleşmelerden aldığı görülmektedir. (Ebru Ceylan, Türk Hukukunda Aile İçi Şiddet ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesiyle İlgili Yeni Düzenlemeler, Türkiye Barolar Birliği Dergisi Kasım-Aralık Sayısı, Yıl: 2013, S.103, s. 15.) Öte yandan Anayasa’nın 90. maddesinde, usulüne göre yürürlüğe konulmuş uluslararası antlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa’ya aykırılık iddiasıyla Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası antlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda uluslararası antlaşma hükümlerinin esas alınacağının hüküm altına alınması nedeniyle uyuşmazlık konusu bakımından önem arz eden uluslararası antlaşmalara değinmekte zorunluluk bulunmaktadır.
Birleşmiş Milletler tarafından 18.12.1979 tarihinde kabul edilen ve ülkemizde de 14.10.1985 tarih ve 18898 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren “Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi”, yaşamın her alanında kadın-erkek arasındaki ayrımcılığı kaldırıp insan hakları ve temel özgürlüklerin kadınlara tanınması için sözleşmeye taraf devletlerin kararlı şekilde eşitlik politikası izlemelerini sağlama amacı taşımaktadır. (Nazan Moroğlu, Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi 6284 Sayılı Yasa ve İstanbul Sözleşmesi, Türkiye Barolar Birliği Dergisi, Yıl: 2012, Mart-Nisan S.99, s. 359-360; Ceylan, s. 15-16.) Kadınlara Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Ortadan Kaldırılması Komitesi de cinsiyete dayalı şiddetin, kadınların erkeklerle eşitlik temelinde hak ve özgürlüklerden yararlanma imkânına ciddi bir engel teşkil eden ve bu nedenle Sözleşme’nin 1. maddesi kapsamında yasaklanan bir ayrımcılık şekli olduğunu belirtmiştir. (AİHM, Opuz/Türkiye Kararı, 09.06.2009, B.N:33401/02, &74.)
Birleşmiş Milletler tarafından 20 Aralık 1993 tarihinde kabul edilip kadına yönelik şiddet konusunda ilk uluslararası belge özelliği taşıyan “Kadınlara Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Bildirge” ile şiddetin önlenmesi, failin cezalandırılması ve şiddete uğrayanın korunması konusunda üye Devletlere düşen sorumluluklar ile görevler ayrıntılı bir şekilde düzenlenerek Devletlerin iç hukuklarında gerekli düzenlemeleri yapması ve uygulamaya geçirmesi öngörülmüştür. (Bildirgenin Türkçe metni için bkz. https://www.tbmm.gov.tr/komisyon /kefe/belgeuluslararasibelgeler/kadina_karsi_siddet/BM) Bu kapsamda Türk hukukunda ilk kez kadına yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla 4320 sayılı “Ailenin Korunmasına Dair Kanun” 14.01.1998 tarihinde kabul edilmiş ve 17.01.1998 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. (Moroğlu, s. 361-362.)
Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, Kadınların Şiddetten Korunmasına Dair 30.04.2002 tarih ve 2002-5 sayılı Tavsiye Kararında; üye devletlerin, şiddete karşı gerekli olan her alanda ulusal politikalar başlatıp ceza hukukunda ve medeni hukukta iyileştirmeler yapmaları gerektiği vurgulanmış, üye devletlerin, kadınlara karşı cinsel şiddeti yahut savunmasız, engelli ve korunmaya muhtaç mağdurların zaafiyetlerinin istismarını cezalandırmaları ve bu mağdurlara dava açma imkânı sağlayacak, savcıların ceza kovuşturması başlatmalarına imkân tanıyacak ve yargılama sırasında çocuk haklarını koruyacak gerekli tüm tedbirleri almaları gerektiği belirtilmiştir. (Kararın İngilizce metni için bkz. https://rm.coe.int/09000016805e2612)
Türkiye’nin ilk imzalayan ve onaylayan ülke konumunda olduğu“Kadına Yönelik Şiddetin ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye Dair Avrupa Konseyi Sözleşmesi” (İstanbul Sözleşmesi) ise kadına yönelik şiddeti ilk kez açıkça insan hakkı ihlali olarak tanımlamış ve taraf devletlere uluslararası hukukta kadına karşı ve aile içi şiddet konusunda yükümlülükler getirmiştir. Sözleşme, Türkiye tarafından 11.05.2011 tarihinde çekince konulmaksızın imzalanmış, 29.11.2011 tarih ve 28127 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmıştır. Ancak, 75. maddesindeki en az sekizi Avrupa Konseyi üyesi olan on Devlet tarafından onaylanma şartı nedeniyle Sözleşme, Türkiye bakımından 01.08.2014 tarihinde yürürlüğe girerek iç hukukumuzun parçası hâline gelmiştir.
Sözleşme’nin 3/a maddesi kadınlara yönelik cinsel eylemleri, kadına yönelik şiddet kapsamına dahil etmiş, 5/2. maddesi ise taraf devletlere, sözleşme kapsamında yer alan şiddet eylemlerinin gereken özeni göstererek önlenmesini, soruşturulmasını, cezalandırılmasını ve tazmin edilmesini sağlamak üzere gerekli hukuki tedbirleri alma yükümlülüğü getirmiştir. Bu Sözleşme’nin etkisiyle 4320 sayılı Ailenin Korunmasına Dair Kanun’un kadına karşı ve aile içi şiddetle mücadelede yetersiz kaldığı düşünülerek 6284 sayılı “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun” 20.03.2012 tarihli ve 28239 sayılı, bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği ise 18.01.2013 tarih ve 28532 sayılı Resmî Gazetelerde yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.
Bu aşamada uyuşmazlık konusunun isabetli bir şekilde çözümlenebilmesi için 6284 sayılı Kanun ile bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nde yer alan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının davaya katılma hakkına ilişkin hükümler, Anayasanın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi ve “Temel Hak ve Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40. maddesi ile 5271 sayılı CMK’nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi çerçevesinde tartışılmalıdır.
Anayasanın “Hak Arama Hürriyeti” başlıklı 36. maddesi; “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı ve davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir”; “Temel hak ve hürriyetlerin korunması” başlıklı 40. maddesine 4709 sayılı Kanun’un 16. maddesiyle eklenen ikinci fıkrasında da, “Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” şeklinde hükümlere yer verilmiş, 40. maddenin ikinci fıkrasının gerekçesinde bireylerin yargı ya da idari makamlar önünde sonuna kadar haklarını arayabilmelerine kolaylık ve imkân sağlanmasının amaçlandığı, son derece dağınık mevzuat karşısında kanun yolu, mercisi ve sürelerin belirtilmesinin hak arama, hak ve hürriyetlerin korunması açısından zorunluluk hâline geldiği belirtilmiştir.
Genel olarak pozitif hukukça tanınmış hakların ön koşulu ve usuli güvencesi olarak anlaşılması gereken ve yargıya başvurma olanağını her olayda ve aşamada gerekli kılan hak arama özgürlüğü, Anayasa Mahkemesinin 19.09.1991 tarihli ve 2-30 sayılı kararında belirtildiği üzere sav ve savunma hakkı şeklinde birbirini tamamlayan iki unsurdan oluşmakta, hukuksal olanakları kapsamlı biçimde sağlama ve bu konuda tüm yollardan yararlanma haklarını içermektedir.(Mesut Aydın, Anayasa Mahkemesi Kararlarında Hak Arama Özgürlüğü, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Yıl:2006, S. 3, s. 4-10.) Bu bakımdan içerdiği sav unsuru nedeniyle davaya katılma hakkı, hak arama hürriyeti ile yakından ilgilidir.
Öte yandan katılma hakkına bağlı olan kanun yolu davası açma hakkı, karar veya hükümlerdeki hukuka aykırılıkları gidermek ve isabetli karar verilmesini sağlamak bakımından davanın tarafları yanında toplum için de önemli bir teminat oluşturduğundan temel haklar arasında sayılmaktadır.
5271 sayılı CMK’nın “Kamu davasına katılma” başlıklı 237. maddesi;
“1) Mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanlar, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek kamu davasına katılabilirler.
2) Kanun yolu muhakemesinde davaya katılma isteğinde bulunulamaz. Ancak, ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma istekleri, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmişse incelenip karara bağlanır”,
“Katılma usulü” başlıklı 238. maddesi ise;
“1) Katılma, kamu davasının açılmasından sonra mahkemeye dilekçe verilmesi veya katılma istemini içeren sözlü başvurunun duruşma tutanağına geçirilmesi suretiyle olur.
2) Duruşma sırasında şikâyeti belirten ifade üzerine, suçtan zarar görenden davaya katılmak isteyip istemediği sorulur.
3) Cumhuriyet savcısının, sanık ve varsa müdafiinin dinlenmesinden sonra davaya katılma isteminin uygun olup olmadığına karar verilir.” şeklinde düzenlenmiştir.
5271 sayılı CMK’nın 237. maddesinde, mağdur, suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ile malen sorumlu olanların, ilk derece mahkemesindeki kovuşturma evresinin her aşamasında hüküm verilinceye kadar şikâyetçi olduklarını bildirerek davaya katılabilecekleri hüküm altına alınmış, ancak kanun yolu muhakemesinde bu hakkın kullanılamayacağı esası benimsenmiştir. Bununla birlikte, istisnai olarak ilk derece mahkemesinde ileri sürülüp reddolunan veya karara bağlanmayan katılma isteklerinin, kanun yolu başvurusunda açıkça belirtilmesi hâlinde inceleme mercisince incelenip karara bağlanacağı kabul edilmiştir.
Bir tüzel kişinin kamu davasına katılabilmesi için ise, CMK’nın davaya katılmayı düzenleyen genel kural niteliğindeki 237. maddesinde belirtilen şartın gerçekleşmesi, başka bir deyişle suçtan doğrudan zarar görmüş olması veya herhangi bir kanunda, belirli bir tüzel kişinin bazı suçlardan açılan kamu davalarına katılmasını özel olarak düzenleyen bir hükmün bulunması gerekir. Örneğin 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun davaya katılmayı düzenleyen 18. maddesi uyarınca Gümrük İdaresinin, 3628 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun 18. maddesi uyarınca Maliye Bakanlığının, 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun 162. maddesi uyarınca Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu ile Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonunun usulüne uygun başvuruda bulunmaları hâlinde kamu davasına katılacakları açıkça hükme bağlanmıştır.
Uyuşmazlık konusu ile ilgili 6284 sayılı Kanun’un “İhbar” başlıklı “Şiddet veya şiddet uygulanma tehlikesinin varlığı hâlinde herkes bu durumu resmi makam veya mercilere ihbar edebilir. İhbarı alan kamu görevlileri bu Kanun kapsamındaki görevlerini gecikmeksizin yerine getirmek ve uygulanması gereken diğer tedbirlere ilişkin olarak yetkilileri haberdar etmekle yükümlüdür.” şeklinde hüküm altına alınan 7. maddesinde ise ihbar yükümlülüğü hususunda daha kapsamlı bir düzenleme yapılmıştır.
Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının katılma hakkı hususunda yasal düzenlemelere gelince;
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun’un “Tanımlar” başlıklı 2. maddesinde;
“(1) Bu Kanunda yer alan;
a) Bakanlık: Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığını,

d) Şiddet: Kişinin, fiziksel, cinsel, psikolojik veya ekonomik açıdan zarar görmesiyle veya acı çekmesiyle sonuçlanan veya sonuçlanması muhtemel hareketleri, buna yönelik tehdit ve baskıyı ya da özgürlüğün keyfî engellenmesini de içeren, toplumsal, kamusal veya özel alanda meydana gelen fiziksel, cinsel, psikolojik, sözlü veya ekonomik her türlü tutum ve davranışı,

ifade eder”,
“Harçlar ve masraflardan, vergilerden muafiyet ve davaya katılma” başlıklı 20. maddesinin 2. fıkrasında; “Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir”, şeklinde hükümler mevcut olup Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davaya katılma hakkı açıkça düzenlenmiştir.
Kanuna İlişkin Uygulama Yönetmeliğinin 46. maddesinde de; “Bakanlık, gerekli görmesi hâlinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan ve herhangi bir şekilde haberdar olduğu idarî, cezaî, hukukî her tür davaya ve çekişmesiz yargıya müdahil olarak katılabilir” denilmek suretiyle katılma hususunda yürütme organı içindeki görevliler için de aynı hüküm tekrarlanmıştır.
5271 sayılı CMK’nın “Suçun mağduru ile şikâyetçinin çağırılması” başlıklı 233. maddesinin 1. fıkrası; “Mağdur ile şikâyetçi, Cumhuriyet savcısı veya mahkeme başkanı veya hâkim tarafından çağrı kâğıdı ile çağırılıp dinlenir” şeklinde düzenlenmiş olup, bu hüküm uyarınca mağdur ve şikâyetçinin, soruşturma aşamasında Cumhuriyet savcısı, kovuşturma aşamasında ise mahkeme başkanı veya hâkim tarafından usulüne uygun olarak çağrılıp dinlenmesi gerekmektedir. Katılma hakkı olan gerçek veya tüzel kişinin şikayet hakkının da olduğu, diğer bir deyişle katılma hakkının şikâyet hakkını da içerdiği hususunda hiçbir kuşku yoktur.
5271 sayılı CMK’nın mağdur ve şikâyetçinin haklarını düzenleyen “Mağdur ile şikâyetçinin hakları” başlıklı 234. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi;
“Kovuşturma evresinde;
1. Duruşmadan haberdar edilme,
2. Kamu davasına katılma,
3. Tutanak ve belgelerden örnek isteme,
4. Tanıkların davetini isteme,
5. Vekili bulunmaması halinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme,
6. Davaya katılmış olma koşuluyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma” şeklinde olup, buna göre mağdur ile şikâyetçinin kovuşturma evresinde; duruşmadan haberdar edilme, kamu davasına katılma, tutanak ve belgelerden örnek isteme, tanıkların davetini isteme, vekili bulunmaması hâlinde, cinsel saldırı suçu ile alt sınırı beş yıldan fazla hapis cezasını gerektiren suçlarda, baro tarafından kendisine avukat görevlendirilmesini isteme ve davaya katılmış olmak şartıyla davayı sonuçlandıran kararlara karşı kanun yollarına başvurma haklarının bulunduğu hüküm altına alınmıştır.
Anılan maddenin birinci fıkrasının (b) bendinin açık düzenlemesinden de anlaşılacağı üzere, duruşmadan haberdar edilme kanun koyucu tarafından, mağdur ve şikâyetçi için kovuşturma aşamasında kullanılabilecek bir hak olarak düzenlenmiştir. Buna göre, mağdur ve şikâyetçiye veya vekillerine usulüne uygun tebliğ işlemi yapılmadan “duruşmadan haberdar edilme” hakkının kullandırıldığından bahsetmek mümkün değildir. CMK’nın 234. maddesi uyarınca bu hakkın kullandırılmaması kanuna aykırılık oluşturacaktır.
Anayasa’nın 40. maddesinde yer alan hak arama hürriyeti ile yakından ilişkili olan CMK’nın “Kararların Açıklanması ve Tebliği” başlıklı 35. maddesi;
“(1) İlgili tarafın yüzüne karşı verilen karar kendisine açıklanır ve isterse kararın bir örneği de verilir.
(2) Koruma tedbirlerine ilişkin olanlar hariç, aleyhine kanun yoluna başvurulabilecek hâkim veya mahkeme kararları, hazır bulunamayan ilgilisine tebliğ olunur.
(3) İlgili taraf serbest olmayan bir kişi veya tutuklu ise tebliğ edilen karar, kendisine okunup anlatılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
Görüldüğü gibi temyiz incelemesinin yapılabilmesi için, temyiz kanun yoluna başvuru hakkı bulunanların kararı tefhim veya tebliğ yoluyla öğrenmelerinin sağlanması kanuni bir mecburiyettir.
5271 sayılı CMK’nın kanun yollarına başvurma hakkını düzenleyen 260. maddesinin birinci fıkrası ise;
“(1) Hâkim ve mahkeme kararlarına karşı Cumhuriyet savcısı, şüpheli, sanık ve bu Kanuna göre katılan sıfatını almış olanlar ile katılma isteği karara bağlanmamış, reddedilmiş veya katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar görmüş bulunanlar için kanun yolları açıktır” hükmünü içermektedir. Bu düzenlemenin amacı, ayrıntıları yukarıda açıklanan duruşmadan haberdar edilme hakkının kullandırılmaması suretiyle CMK’nın 234. maddesinin ihlal edilmesi durumunda anılan hukuka aykırılığın telafisine imkân sağlamaktadır. Bu emredici düzenleme nedeniyle temyiz mahkemesince, temyiz davasının görülmesine başlamadan önce ilgililerin tümünün davadan ve hükümden haberdar olup olmadığının denetlenmesi, kararı usulüne uygun şekilde öğrenmelerinin sağlanması ve müteakiben inceleme yaparak kanun yoluna başvuru hakkını da içeren adil yargılama ilkesine işlerlik kazandırılması gerekmektedir. Buna göre; duruşmadan haberdar olmayan mağdura, şikâyetçiye veya suçtan zarar görene gerekçeli kararın tebliğ edilmesinden sonra, hükmün temyiz edilmesi durumunda CMK’nın 260. maddesi uyarınca “katılan sıfatını alabilecek surette suçtan zarar gören” sıfatı ile temyizi incelenecek, ancak katılma hakkının kanundan doğmuş olması halinde CMK’nın 233 ve 234. maddelerine aykırı davranılması gerekçesiyle hükmün bozulmasına karar verilemeyebilecektir.
Konumuzla ilgisi bakımından temyiz talebi ve süresi üzerinde de durulmasında fayda bulunmaktadır.
5320 sayılı Kanun’un 8. maddesi uyarınca karar tarihi itibarıyla uygulanması gereken 1412 sayılı CMUK’nın 310. maddesi; “Temyiz talebi, hükmün tefhiminden bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye bir dilekçe verilmesi veya zabıt katibine yapılacak beyanla olur. Beyan tutanağa geçirilir ve tutanak hakime tasdik ettirilir” şeklindedir.
Olağan kanun yollarından olan temyiz incelemesinin yapılabilmesi için bir temyiz davasının açılmış olması gerekir. Temyiz davasının açılabilmesi için de aranan iki şartın birlikte gerçekleşmiş olması gerekir. Bunlardan ilki süre, ikincisi ise istek şartıdır.
Anılan maddede temyiz süresinin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhimi ile, yoklukta verilen kararlarda ise tebliğle başlayacağı, bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye veya bir başka yer mahkemesine verilecek dilekçe ile ya da zabıt kâtibine yapılacak beyanla temyiz talebinin gerçekleştirilebileceği, bu takdirde beyanın tutanağa geçirilerek hâkime onaylatılacağı belirtilmiştir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulu ve Ceza Dairelerince tereddüte mahal bırakmayacak şekilde sürdürülen uygulamalara göre; yoklukta kurulan hükmün temyiz hakkı olanlara usulüne uygun tebliğ edilmediği hâllerde temyiz süresi işlemeye başlamayacağından, öğrenme üzerine verilen temyiz dilekçelerinin süresinde olduğu kabul edilmektedir. Temyiz etme ihtimali tüketilmeden temyiz incelemesi yapılamayacağı, inceleme yapılıp onama kararı verilmesi hâlinde temyiz edilme ihtimali bulunduğundan hükmün kesinleşmesinden söz edilemeyeceği, onama kararının kendisine bağlanan hukuki sonucu doğuramayacağı, bu hâliyle de hukuki değer ifade etmeyeceği gözetilmelidir.
Bu bilgiler ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Kadına karşı ve aile içi şiddetin önlenmesi ve faillerin cezalandırılması hususunda ülkemizin taraf olduğu uluslararası antlaşmalar ile pozitif ayrımcılık bağlamında Anayasa’nın getirdiği yükümlülüklere uygun düzenlemeler içeren 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi ile bu Kanunun Uygulama Yönetmeliği’nin 46. maddelerinde Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının açılan kamu davasına katılma hakkının bulunduğu belirtilmektedir.
Bu itibarla, uluslararası sözleşmeler ve Anayasa ile güvence altına alınan hak arama hürriyetinin sağlanması ve pozitif ayrımcılık ilkesinin tesisi amacına uygun olarak CMK’nın 234. maddesinin 1. fıkrası ve 6284 sayılı Kanun’un 7. maddesi uyarınca, sanık hakkında açılan kamu davasına katılma hakkı bulunan Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığının davadan haberdar edilmesi zorunluluğunun bulunduğu, bu zorunluluğun hüküm verilinceye kadar yerine getirilmemesi durumunda ise CMK’nın 35 ve 260. maddeleri uyarınca kanun yollarına başvurma hakkı bulunan anılan Bakanlığa gerekçeli kararın tebliğ edilmesi gerektiği, ancak somut olayda sözü edilen kanuni imkânların tanınmadığı anlaşıldığından, yargılamanın başında davadan haberdar edilmesi gereken, temyiz aşamasına kadar bu hakkı kullandırılmayan ve haklarını korumanın başka bir yolu da bulunmayan Bakanlığın kanundan kaynaklanan kamu davasına katılma ve buna bağlı kanun yoluna başvurma haklarını kullanabilmesi amacıyla Özel Dairece öncelikle tevdi kararı verilmek suretiyle, gerekçeli kararın Bakanlığa tebliğinin sağlanarak yasal temyiz süresinin başlatılması, kararın Bakanlık tarafından temyiz edilmemesi durumunda temyiz davasının sadece sanık müdafisinin temyiziyle sınırlı olarak sonuçlandırılması; Bakanlık tarafından temyiz edilmesi durumunda ise Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca ek tebliğname düzenlenmesi sağlanıp, CMK’nın 260. maddesi uyarınca Bakanlığın davaya katılan olarak kabulüne karar verildikten sonra temyiz istemlerinin birlikte ve tek seferde incelenerek temyiz davasının sonuçlandırılması gerekmektedir. Ancak bu aşamada Bakanlığın sanık hakkında açılan kamu davasından haberdar edilmemesi suretiyle katılma ve diğer haklarını kullanma imkânının kısıtlandığı gerekçesiyle Yerel Mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi mümkün görülmemiştir.
Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Ceza Genel Kurul üyeleri … ve …; “Ceza Genel Kurulu sayın çoğunluğu ile aramızdaki uyuşmazlık 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi uyarınca Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının aile içi şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan, kadın, çocuk veya diğer mağdurlarla ilgili açılan kamu davalarından haberdar edilmesinin zorunlu olup olmadığı noktasındadır.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun 08.03.2012 tarihinde kabul edilerek yürürlüğe girmiştir.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesi Kanununun amaç, kapsam ve temel ilkeleri başlıklı 1. maddesinin 1. fıkrasında ‘Bu kanunun amacı; şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadınların, çocukların aile bireylerinin ve tek taraflı ısrarlı takip mağduru olan kişilerin korunması ve bu kişilere yönelik şiddetin önlenmesi amacıyla alınacak tedbirlere ilişkin usul ve esasları düzenlemektedir.’ denilmektedir.
Yine aynı Kanun’un 20. maddesinin 2. fıkrası ‘(2) Bakanlık, gerekli görmesi halinde kadın, çocuk ve aile bireylerine yönelik olarak uygulanan şiddet veya şiddet tehlikesi dolayısıyla açılan idari, cezai, hukuki her tür davaya ve çekişmesiz yargıya katılabilir.’ şeklindedir.
Kanundaki açık olan düzenlemeye göre Bakanlık gerekli gördüğü davalara katılabilmekte, her davaya katılma mecburiyeti bulunmamaktadır.
Nitekim 633 sayılı Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının Teşkilat ve Görevleri hakkındaki kararnamenin görevler başlıklı 2. maddesinde Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının görevleri ondört bent halinde tek tek sayılmış olup bu görevler arasında Bakanlığın doğrudan şiddet gören veya görme tehlikesi bulunan mağdurlarla ilgili davaları takip gibi bir görevinden bahsedilmemiştir.
6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanuna ilişkin Uygulama Yönetmeliğinin Rehberlik ve Danışmanlık hizmeti başlıklı 9. maddesinin 1. fıkrasında ise korunan kişiye Bakanlık tarafından ne gibi yardım ve hizmet verileceği belirlendikten sonra, 2. fıkrada ‘Korunan kişinin hukuki rehberliğe ihtiyacı olması halinde 46. madde de yapılan düzenleme gereğince açılan davalara müdahil olmayıda içeren gerekli destek ve danışmanlık hizmeti verilir’ ifadesi ile Bakanlığın hukuki desteğinin dava açılmadan önce başlayacağı ve gerekli görülen durumlarda davalara müdahilde olabileceği hüküm altına alınmıştır.
Bu düzenlemelere göre Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının görevi şiddete uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kadın, çocuk veya mağdur kişilerle idari ve sosyal olarak ilgilenmek ve tedbirler almaktır. Başka bir ifade ile düzenlemenin amacı şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi olan mağdurları idari ve sosyal tedbirlerle koruma altına almak gerekirse hukuki destek vermektir.
Bakanlık şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan kişilerden ve olaylardan nasıl haberdar olacaktır. Bu sorunun cevabı 6284 sayılı Kanun’un ‘Tedbir kararlarının bildirimi ve uygulanması’ başlıklı 10. maddesinin 1 ve 2. fıkralarında verilmiştir.
1. fıkraya göre ‘Bu kanun hükümlerine göre alınan tedbir kararları, Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlükleri ile verilen kararın niteliğine göre Cumhuriyet Başsavcığına veya kolluğa en seri vasıtalarla bildirilir,’ 2. fıkraya göre de ‘Bu Kanun kapsamında ilgili mercilere yapılan başvurular ile bu başvuruların kabul veya reddine ilişkin kararlar, başvuru yapılan mercii tarafından Bakanlığın ilgili il ve ilçe müdürlüklerine derhal bildirilir’ şeklinde bir düzenleme mevcuttur.
Bu düzenleme uyarınca Bakanlığın alt birimleri 6284 sayılı kanun kapsamında hakkında koruma veya sosyal tedbir uygulanan mağdur kişiden haberdar olmaktadır.
Buna göre gerek 6284 sayılı Kanun’un 20/2 maddesi gerekse bu kanunun uygulama yönetmeliği uyarınca şiddette uğrayan veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan kişilere ve olaylara Bakanlığın henüz idari soruşturma aşamasında haberdar olması sağlanmaktadır. Yine aynı düzenlemeler gereğince gerekli görülmesi hâlinde müdahillikde dahil danışmanlık hizmeti verilebileceği hüküm altına alınmıştır. Ancak 6284 sayılı kanunda diğer özel kanunlarda olduğu gibi bu tür olaylardan dolayı açılacak davalarda Bakanlığa mutlaka bildirimde bulunulması gerektiği hususunda yargı meciilerine bir yükümlülük yüklenmemiştir. Nitekim başka özel kanunlarda yapılan düzenlemelerde açılan davalarda katılma usulu ve ilgili yargı mercisine yüklenmiş bildirim yükümlülüğü birlikte ve açıkca düzenlenmiştir.
Kısaca konu ile ilgili genel ve özel düzenlemelerden bahsetmek gerekir ise; Türk Ceza Usul Hukukunda davaya katılma hususu incelendiğinde davaya katılmanın açık ve net bir şekilde düzenlendiği görülmektedir.
Genel olarak kamu davasına katılma hak ve usulu 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 233-243. maddelerinde düzenlenmiştir.
CMK 237. maddesinin 1. fıkrasında
-Mağdur
-Suçtan zarar gören gerçek ve tüzel kişiler ve
-Malen sorumlu olanlar kamu davasına katılma haklarına sahiptirler, denilmektedir. Ayrıca CMK’daki bu düzenlemelerde soruşturma ve kovuşturma makamlarının mağdurları, suçtan zarar görenleri ve malen sorumluları davadan haberdar etmekle yükümlü oldukları hüküm altına alınmıştır.
Aynı şekilde Özel Kanun olan 3268 sayılı Mal Bildiriminde Bulunulması, Rüşvet ve Yolsuzluklarla Mücadele Kanunu’nun suçun ihbarı başlıklı 18. maddesinin 2. fıkrasında da; ‘Yukarıdaki fıkraya göre yapılan ihbar veya takipsizlik kararı ve iddianame Cumhuriyet Başsavcılığınca, Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğü ile varsa diğer ilgili kamu kurum veya kuruluşlarına bildirilir. Hazine avukatının yazılı başvuruda bulunması halinde Maliye Bakanlığı, başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanır.’ denilmektedir.
Yine özel bir düzenleme olan 5411 sayılı Bankacılık Kanunu’nun Kovuşturma Usulü başlıklı üçüncü bölümünde ‘…belirtilen suçtan dolayı soruşturma ve kovuşturmalar Kurumun veya Fonun yazılı bildirimi üzerine veya gecikilmesinde sakınca görülen hallerde re’sen Cumhuriyet Savcılarınca yapılır ve Kurum ve Fon haberdar edilir. Bu fıkra uyarınca yapılan soruşturmalar neticesinde açılan kamu davalarında, Kurumun veya Fonun başvuruda bulunması halinde, bunlar başvuru tarihinde müdahil sıfatını kazanırlar,’
Keza 5607 sayılı Kaçakçılıkla Mücadele Kanunu’nun Davaya Katılma başlıklı 18. maddesine göre de; ‘Bu kanunda tanımlanan suçlar dolayısıyla açılan davalarda mahkeme, iddianamenin bir örneğini ilgili gümrük idaresinede gönderir. Başvurusu üzerine ilgili gümrük idaresi açılan davaya katılan olarak kabul edilir.’ şeklinde düzenlemeler mevcuttur.
Ha keza 213 sayılı Vergi Usul Kanunu’nda da benzer bir düzenleme bulunmaktadır.
Görüldüğü üzere 6284 sayılı Kanun dışında kalan özel kanunlarda mağdur, suçtan zarar gören veya Bakanlığın davaya katılmasının düzenlendiği yerlerde yapılan soruşturma veya açılan davaların mağdur, suçtan zarar gören ve malen sorumlulara ve Bakanlığa ihbar edilerek duruşmaya çağrılması gerektiği açıkca düzenlenmiştir. 6284 sayılı Kanunda ise açılan davanın Bakanlığa ihbarı ile ilgili bir düzenleme yapılmamıştır. Sadece Bakanlığın gerekli görmesi halinde davaya katılabileceğinin belirtilmesi ile yetinilmiştir.
6284 sayılı Kanun’un 20/1 ve 2. fıkraları içeriği, hükümet gerekçesi ve madde değişikliğine ilişkin komisyon gerekçeleri birlikte incelendiğinde, değişikliğin amacının bu tür davalara Bakanlığın katılmasının önündeki engelin kaldırılması olduğu anlaşılmaktadır. Yani Bakanlığın davaya katılmak istemesi halinde mahkemelerce CMK’nın ilgili hükümleri ve Yargıtay İçtihatları gerekçe gösterilerek, Bakanlığın olayın doğrudan zarar göreni veya mağduru olmadığı nedeni ile katılma talebinin red edilmesinin önüne geçmektir. Çünkü ceza yargılamasında davaya katılabilmek için ya doğrudan zarar görmek ya da yasayla getirilmiş emredici bir düzenleme bulunması gerekmektedir. Aile ve Sosyal Politikilar Bakanlığının şiddete uğrayan veya uğrama tehlikesi bulunan kişilerin mağduru olduğu olaylarda doğrudan zarar görme durumu olmadığı açıktır. Kanun koyucunun katılma hususunu düzenlerken davanın ihbarını zorunlu tutmamasının özel bir amaç taşıdığını düşünmek gerekir. Yasa koyucunun bu hususu atladığı, unuttuğu düşünülemez. Bir araştırmaya göre Türk özel hukukunda 72 adet çekişmesiz yargı işi bulunmaktadır. Bununla birlikte binlerce çekişmeli hukuk ve ceza yargılaması mevcuttur. Yasa koyucu tarafından Bakanlığın şiddet veya şiddete uğrama tehlikesi bulunan mağdurların bulunduğu her davaya katılması fiilen mümkün görülmemiş olacakki, ilgili yasada Bakanlığın gerekli gördüğü davalara katılabileceği şeklinde bir düzenleme yapılması yönüne gidilmiştir. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığının çok sayıda davaya katılması gibi bir duruma yol açacak tebligat zorunluluğunun getirilmesi halinde bunun Yasanın esas amacına ve Bakanlığın teknik alt yapısına uygun olmayacağı açıktır. Bizce davanın ihbarı zorunlu tutulmayarak Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığına gereksiz bir yük yüklemek istenmemiştir. Kanun koyucunun gerek görüp zorunlu tutmadığı tebligat zorunluluğunun yargı kararı ile zorunlu hale getirilmesi halinde bu durum hem kanun koyucunun gerçek iradesine aykırılık oluşturacak hem Bakanlığı teknik alt yapısına uygun olmayan bir uygulamaya zorlamış olacak hemde kamuya ek mali yük getirecektir.
-Bu açıklamalar ışığında davaya katılma hususu değerlendiriliğinde;
-6284 sayılı Yasa ve ilgili yönetmelik gereği kolluğa yapılan ihbarlar sonucu bu tür olayların incelenmesi sonucunda Bakanlığın il ve ilçe müdürlüklerine ve gerekli görülmesi halinde Cumhuriyet savcılığına ihbarda bulunulması hüküm altına alınmıştır. Böylece Bakanlık şiddete uğramış veya ısrarlı takipler sonucu şiddete uğrama tehlikesi olan kişilerden haberdar olmaktadır. Bakanlık bu aşamadan sonra gerek görür ise soruşturmayı veya davayı takip edebilecektir. Ayrıca davanın bir kezde yargılama özellikle Yüksek Yargı aşamasında Bakanlığa ihbarının zorunlu hâle getirilmesi davaların kısa sürede bitirilebilmesini çok ciddi oranda zorlaştıracaktır. Öte yandan zaten şiddete uğrayan kadın, çocuk veya diğer mağdurlara CMK’nin ilgili hükümleri gereğince soruşturma ve kovuşturma makamlarınca vekil müdafii görevlendirilmektedir. Kendisini savunmayacak durumda olan veya yaşı küçük mağdurlara da vekil ataması yasa ile zorunlu tutulmuştur. Ayrıca bu gibi davalarda mağdur kişilerin hukukunu kamu davası kapsamında Cumhuriyet Savcılarıda takip etmek zorundadır. Bütün bu kanuni korumaların yanına Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığınıda davaya müdahil olarak eklemenin bürokrasinin ve kırtasiyeciliğin artırılmasından öte bir anlamı olmayacaktır. Nitekim özel kanunlardan kaynaklanan zorunlu katılmalardan dolayı idare adına davaları takip eden kamu avukatlarının bazen idarenin (mağdurun) lehine verilen kararları bile sorumluluk almama kaygısı ile temyiz etmeleri nedeni ile davaların gereksiz yere uzamasına ve zamanaşımına uğramasına neden oldukları bilinmektedir. Bu tür davalarda da Bakanlık vekilinin sorumluluk almamak kaygısı ile mahkemelerin vereceği kararları temyiz etmek sureti ile ya davaların uzaması ve zamanaşımına uğramasına veya gereğinden uzun sürerek mağdurun daha fazla zarar görmesine neden olabilecektir. Kanun koyucunun yasa ile zorunlu tutmadığı tebligat ve ihbar yükümlülüğünü, yargı kararı ile zorunlu hale getirilmesinin doğru olmayacağı kanaati ile 6284 sayılı Kanun’un 20/2. maddesi gereğince Aile ve Sosyal politikalar Bakanlığına tebligatın zorunlu tutulmaması gerektiği” açıklamasıyla,
Çoğunluk görüşüne katılmayan yedi Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,
2- Yargıtay 14. Ceza Dairesinin 06.06.2016 tarih ve 5422-5503 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın, Bakırköy 12. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 24.12.2015 tarih ve 337-465 sayılı kararının Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığına tebliğinin sağlanması için tevdi kararı verilmesi amacıyla Yargıtay 14. Ceza Dairesine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİ EDİLMESİNE, 16.10.2018 tarihli ilk müzakerede yapılan oylamada yeterli çoğunluğun sağlanamaması nedeniyle, 15.01.2019 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oy çokluğuyla karar verildi.


SANAL HUKUK sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yorum bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Sanal Hukuk – Footer
HTML Snippets Powered By : XYZScripts.com
Scroll to Top