Kamu düzenine ilişkin olan hizmet tespiti ve prime esas kazancın tespiti istemli davalarda yemin delilinin bağlayıcılığı yoktur.

  • ÖZET;
  • 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) geçici 7. maddesinin 1. fıkrasında; “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08/06/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanun’un Geçici 20’inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” yönünde düzenleme bulunmaktadır.
  • ➡️ Bu durumda 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 sayılı Kanun); bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
  • ➡️ Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanaklarından 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” düzenlemesine; 5510 sayılı Kanun’un 86. maddesinin 9. fıkrasında ise “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır” hükmüne yer verilmiştir.
  • ➡️ Bilindiği üzere belli bir dönemdeki çalışmaların tespiti istemini içeren hizmet tespiti davası, dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında da (5510 sayılı Kanun’un 86/9. maddesi) düzenlendiği üzere özünde prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içermektedir. Mahkemenin hizmet tespitine ilişkin ilamı ise işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme dava sonunda vereceği kararda tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 sayılı Kanun’un 77. maddesine (5510 sayılı Kanun’un 86. maddesi) göre hesaplanacak olan “o dönemdeki” bir günlük ücreti de belirtecektir.
  • Medeni usul hukukunda deliller, kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hukukumuzda kesin deliller, ikrar (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 188), senet (HMK m. 199 vd.), yemin (HMK m. 225 vd.) ve kesin hüküm (HMK m. 303) olmak üzere dört tanedir. Takdiri deliller ise tanık (HMK m.240 vd.), bilirkişi (HMK m. 266 vd.), keşif (HMK m.288 vd.) ve kanunda düzenlenmemiş diğer deliller (HMK m. 192) olarak sayılmaktadır. Takdiri deliller yönünden delil türlerinin sınırlı olarak sayılmadığı kabul edilmektedir (Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder/ Taşpınar Ayvaz, Sema: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2017, s. 389-390).
  • ➡️ Yemin, tarafların davanın çözümünü ilgilendiren bir olayın doğru olup olmadığı konusunu Kanunda belirtilen usule uyarak mahkeme önünde kutsal sayılan değerlerle teyit eden sözlü açıklamalardır (Pekcanıtez Hakan/Özekes, Muhammet/Akkan, Mine/Korkmaz, Hülya Taş: Pekcanıtez Usûl, Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, İstanbul 2017, s.1873).
  • ➡️ 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Yeminin konusu” başlıklı 225. maddesi; “Yeminin konusu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
  • ➡️ Ayrıca yemine konu olamayacak vakıalar HMK’nın 226. maddesinde;
  • “(1) Aşağıdaki hususlar yemine konu olamaz:
  • a) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar.
  • b) Bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği hâller.
  • c) Yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak vakıalar.” şeklinde açıklanmıştır.
  • ➡️ Görüldüğü üzere; yemin taraflarca getirilme ilkesinin geçerli olduğu davalarda geçerlidir. Kamu düzenini ilgilendiren ve bu sebeple kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda yemin geçerli değildir. Zira hâkim kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda tarafların ikrar beyanıyla bağlı değildir (Pekcanıtez Usûl, s.1875).
  • ➡️ Sosyal güvenlik hakkı, sosyal hukuk devletinde geçerli olan sosyal güvenlik ve sosyal adalet ilkelerinin bir gereği olarak insanlara asgari yaşam düzeyi sağlamak ve onları korumakla görevli devletten bu yönde gerekli tedbirleri almasını ve teşkilatlarını kurmasını talep etme hakkı sunar. Sosyal güvenlik hakkının nitelikleri ise vazgeçilmez ve devredilmez bir hak olduğu, bu haktan yararlanmanın zorunlu bulunduğu ve devletin sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesinde müdahalesinin gerekliliği olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla vazgeçilmez ve anayasal bir hak olan sosyal güvenlik hakkı bu niteliği itibariyle kamu düzenindendir. Kamu düzeninden olma koşulu re’sen araştırma ilkesini ve sonuç olarak hâkimin delilleri serbestçe, kendiliğinden toplayarak sonuca gitmesini beraberinde getirir. Sigortalı kavramı, kısa ve uzun vadeli sigorta kolları bakımından sosyal güvence sistemine adına prim ödenmesi gereken yahut kendi adına prim ödemesi gereken kişiyi ifade eder. Görüldüğü gibi sigortalı olmak çalışma ve prim ödeme ilkesine bağlı olduğundan, “hizmet tespiti” ve “prime esas kazancın tespiti” davaları sosyal güvenlik hakkının özünü oluşturmaktadır. Bu nedenle prime esas kazancın tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olduğu açıktır.
  • ➡️ Bu durumda kamu düzenine ilişkin olan prime esas kazancın tespiti istemli eldeki davada yemin delilinin bağlayıcı olmadığı kabul edilmelidir.

Hukuk Genel Kurulu         

2020/681 E.  ,  2022/1086 K.

“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :İş Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “Prime esas kazancın tespiti” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Ankara 45. İş Mahkemesince verilen davanın kabulüne ilişkin karar davalı … vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay 10. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; müvekkilinin davalı şirkette 20.03.2003-22.10.2008 tarihleri arasında aylık net 2.200TL ücretle kesintisiz çalıştığını, primlerinin asgari ücret üzerinden yatırıldığını, işçilik alacaklarının tahsili istemiyle Ankara 15. İş Mahkemesinin 2008/937 E. sırasına kayden açılan davada son ücretinin 2.200TL olduğunun kabul edildiğini ileri sürerek eksik yatırılan primlerinin tespitini talep etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı … San. ve Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; davacının işe başladığında sigorta primlerinin asgari ücret üzerinden yatırılmasını, ücretinin diğer kısmının fazla çalışma ücreti alacağı olarak elden verilmesini kabul ettiğini, bu nedenle dava açmakta iyi niyetli olmadığını belirterek davanın reddini savunmuştur.
6. Davalı … (SGK/Kurum) vekili cevap dilekçesinde; davanın kamu düzenini ilgilendiren nitelikte olduğunu, bu nedenle çalışma olgusunun re’sen araştırılması gerektiğini, işyerlerinde çalıştırılan işçilerin sigorta primlerini bildirme yükümlülüğünün işverende olduğunu, ayrıca hak düşürücü sürenin geçtiğini belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
Mahkemenin Birinci Kararı:
7. Ankara 9. İş Mahkemesinin 13.09.2012 tarihli ve 2010/220 E., 2012/708 K. sayılı kararı ile; 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporu ile davacının talebi dikkate alındığında davalı şirketin davacı adına Kuruma yatırması gereken ve eksik bildirilen prim borcunun toplam 49.111,48TL olduğunun tespitine karar verilmesi gerektiği gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Dairenin Birinci Bozma Kararı:
8. Ankara 9. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalılar vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
9. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 13.06.2013 tarihli ve 2012/22065 E., 2013/13461 K. sayılı kararı ile; “…İncelenen dosyada; mahkemece, davacının işçi alacağı davasında kabul edilen son ücret olan 2.200,00-TL net ücret üzerinden, 2008 yılı kabul edilip, önceki yıllarda bu ücretin asgari ücrete oranlaması yapılarak hesaplama yapılmıştır. İşçi alacağı davasında ise, davalı işveren vekilinin temyizi üzerine, mahkemece harç tamamlatılması için davalı işveren vekiline muhtıra çıkarıldığı, muhtıra geregi yerine getirilmediğinden temyiz talebinin reddine dair ek karar verildiği, ancak ek kararın tebliğ edilmediği dolayısıyla kararın kesinleşmediği anlaşılmıştır.
Davanın niteliği gereği, çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabilmesine karşın, ücretin ispatında bu denli bir serbestlik söz konusu değildir. Hukuk Genel Kurulunun 2005/21-409 E., 2005/413 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288. maddesindeki (Hukuk Muhakemeleri kanunu’nun 200. maddesi) yazılı sınırları aşan ücret alma iddialarının yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunmaktadır.
Ücret miktarı, yasada düzenlenen sınırları aşıyorsa, tespiti gereken gerçek ücretin; hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle ispatı mümkündür.
Yazılı delille ispat, sınırın altında kalan miktar için tanık dinletilebilir. Tespiti istenen miktar sınırı aşıyor olsa bile, varlığı iddia edilen çalışmanın öncesine ve sonrasına ait yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belgeler bulunuyorsa tanık dinletilmesi mümkündür (HMK m. 202).
506 sayılı Kanunun 78. maddesinde prime esas günlük kazançların alt ve üst sınırlarının ne olacağı gösterilmiştir. Günlük kazancın alt sınırı, HUMK’nun 288. maddesinde belirtilen sınırı aşıyorsa ücretin yazılı delille saptanması gereğinin pratikte bir önemi kalmayacaktır. Zira, 506 sayılı Kanunun 78. maddesine göre, günlük kazançları alt sınırın altında olan sigortalılar ile, ücretsiz çalışan sigortalıların günlük kazançları alt sınır üzerinden hesaplanacaktır.
Somut uyuşmazlıkta; işçi alacağı davasında kabul edilen ücret üzerinden, ücret tespiti yapılmış ise de; mahkemece, hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığı araştırılmalı, asgari ücretin üzerinde olduğu iddia edilen gerçek ücret hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde araştırılıp, belirlenmelidir.
Mahkemece, açıklanan maddi ve hukuki esaslar gözetilmeden, yanılgılı değerlendirme ile yazılı biçimde karar verilmesi, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O hâlde, davalılar vekillerinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır…” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Mahkemenin İkinci Kararı:
10. Bozma sonrası dosyanın tevzi edildiği Ankara 45. İş Mahkemesinin 22.03.2018 tarihli ve 2016/233 E., 2018/116 K. sayılı kararı ile; bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda davacının 15.05.2003-30.06.2003 ve 09.07.2003-22.10.2008 tarihleri arasında davalı şirkette çalıştığı, temyiz edilmeksizin kesinleşen Ankara 15. İş Mahkemesinin 2008/937 E., 2009/847 K. sayılı kararı ile son alınan ücretin net 2.200TL olarak belirlendiği, 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporunda da bu tutar esas alınarak önceki aylık ücret miktarlarının tespit edildiği, bozma kararı sonrası alınan bilirkişi raporunda davalı şirketin defter ve kayıtlarında ödenen ücrete ilişkin bilgi ve belge bulunmadığının bildirildiği, davalı tarafın davacının yemin teklifine rağmen duruşmaya gelerek yemin etmediği, bu nedenle 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporunun hükme esas alındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir.
Özel Dairenin İkinci Bozma Kararı:
11. Ankara 45. İş Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davalı … vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
12. Yargıtay 10. Hukuk Dairesinin 24.12.2018 tarihli ve 2018/3833 E., 2018/11018 K. sayılı kararı ile; “…1-Eldeki davada, mahkemece verilen 13.09.2012 tarihli karar, Dairemizin 13.06.2013 günlü ve 2012/22065 Esas, 2013/13461 Karar sayılı ilamı ile ”Davanın niteliği gereği, çalışma olgusu her türlü delille ispatlanabilmesine karşın, ücretin ispatında bu denli bir serbestlik söz konusu değildir. Hukuk Genel Kurulunun 2005/21-409 E., 2005/413 K. sayılı kararında da belirtildiği üzere, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 288. maddesindeki (Hukuk Muhakemeleri kanunu’nun 200. maddesi) yazılı sınırları aşan ücret alma iddialarının yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunmaktadır. Ücret miktarı, yasada düzenlenen sınırları aşıyorsa, tespiti gereken gerçek ücretin; hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerle ispatı mümkündür. Yazılı delille ispat, sınırın altında kalan miktar için tanık dinletilebilir. Tespiti istenen miktar sınırı aşıyor olsa bile, varlığı iddia edilen çalışmanın öncesine ve sonrasına ait yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belgeler bulunuyorsa tanık dinletilmesi mümkündür (HMK m. 202). 506 sayılı Kanunun 78. maddesinde prime esas günlük kazançların alt ve üst sınırlarının ne olacağı gösterilmiştir. Günlük kazancın alt sınırı, HUMK’nun 288. maddesinde belirtilen sınırı aşıyorsa ücretin yazılı delille saptanması gereğinin pratikte bir önemi kalmayacaktır. Zira, 506 sayılı Kanunun 78. maddesine göre, günlük kazançları alt sınırın altında olan sigortalılar ile, ücretsiz çalışan sigortalıların günlük kazançları alt sınır üzerinden hesaplanacaktır. Somut uyuşmazlıkta; işçi alacağı davasında kabul edilen ücret üzerinden, ücret tespiti yapılmış ise de; mahkemece, hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığı araştırılmalı, asgari ücretin üzerinde olduğu iddia edilen gerçek ücret hiçbir şüpheye yer vermeyecek şekilde araştırılıp, belirlenmelidir.” gereğine işaret edilerek, bozulmuştur.
2-Mahkemenin, Yargıtay Dairesince verilen bozma kararına uyması sonunda, kendisi için o kararda gösterilen şekilde inceleme ve araştırma yaparak, yine, o kararda belirtilen hukuki esaslar gereğince hüküm verme yükümlülüğü doğar. “Usuli kazanılmış hak” olarak tanımlayacağımız bu olgu; mahkemeye, hükmüne uyduğu Yargıtay bozma kararında belirtilen çerçevede işlem yapma ve hüküm kurma zorunluluğu getirdiği gibi, mahkemenin kararını bozmuş olan Yargıtay Hukuk Dairesince; sonradan, ilk bozma kararı ile benimsemiş olduğu esaslara usuli kazanılmış hakka aykırı bir şekilde, ikinci bir bozma kararı verilememektedir (09.05.1960 gün ve 21/9 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı, Hukuk Genel Kurulu’nun 12.07.2006 gün, 2006/9-508 E., 2006/521 sayılı kararı)
3-Yargıtay tarafından bozulan bir hükmün bozma kararının kapsamı dışında kalmış olan kısımları kesinleşir. Bozma kararına uymuş olan mahkeme kesinleşen bu kısımlar hakkında yeniden inceleme yaparak karar veremez. Bir başka anlatımla, kesinleşmiş bu kısımlar, lehine olan taraf yararına usuli kazanılmış hak oluşturur. (04.02.1959 gün ve 13/5 sayılı YİBK)
4-Eldeki davada ise, bozmaya uyulmuş ise de bozma gereklerinin tam olarak yerine getirildiğinden bahsedilmesi mümkün değildir.
Mahkemece, bozma sonrası yapılan yargılamada, hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla, işçinin imzasının bulunduğu aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticari defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığının araştırılmaması, usul ve yasaya aykırı olup bozma nedenidir.
Diğer taraftan, dosyadaki yazılara, kararın dayandığı delillerle kanuni gerektirici sebeplere ve özellikle; 6100 sayılı HMK’nın 226. maddesinde yer alan “Aşağıdaki hususlar yemine konu olamaz: a) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar, b) Bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği haller…” düzenlemesi gözetilerek ve sosyal güvenlik hakkının Anayasa ile düzenlenmiş temel haklar niteliğinde bulunduğu dikkate alınmak suretiyle, kamu düzenine ilişkin bu tür uyuşmazlıklarda yemin delilinin bağlayıcı olmadığı, göz önünde bulundurulmalıdır.
Mahkemece, bu maddi ve hukuki olgular göz ardı edilerek eksik araştırma ve inceleme sonucu yazılı şekilde hüküm kurulması, usul ve yasaya aykırı olup, bozma nedenidir.
O halde, davalı Kurum vekilinin bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve hüküm bozulmalıdır.” gerekçesiyle karar bozulmuştur.
Direnme Kararı :
13. Ankara 45. İş Mahkemesinin 12.09.2019 tarihli ve 2019/89 E., 2019/433 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçeye ilaveten davalı tarafın davacının yemin teklifine rağmen duruşmaya gelerek yemin etmediği, Özel Daire tarafından kamu düzenine ilişkin eldeki davada yemin delilinin bağlayıcı olmadığı belirtilmiş ise de yemin deliline göre karar verilmediği gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
14. Direnme kararı süresi içinde davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
15. Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; prime esas kazancın tespiti istemine ilişkin eldeki davada;
1- Birinci bozma kararı gereğinin tam olarak yerine getirilip getirilmediği; buradan varılacak sonuca göre davacının imzası bulunan ve aylık ücreti gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticarî defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığının araştırılmasına gerek olup olmadığı,
2- Davanın niteliği itibariyle kamu düzenini ilgilendirdiği dikkate alındığında yemin delilinin bağlayıcı olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

III. GEREKÇE
A. (1) numaralı uyuşmazlık yönünden;
16. 1 Ekim 2008 tarihinde yürürlüğe giren 5510 sayılı Sosyal Sigortalar ve Genel Sağlık Sigortası Kanunu’nun (5510 sayılı Kanun) geçici 7. maddesinin 1. fıkrasında; “Bu Kanunun yürürlük tarihine kadar 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı, 02/09/1971 tarihli ve 1479 sayılı, 17/10/1983 tarihli ve 2925 sayılı, bu Kanunla mülga 17/10/1983 tarihli ve 2926 sayılı, 08/06/1949 tarihli ve 5434 sayılı Kanunlar ile 17/07/1964 tarihli ve 506 sayılı Kanun’un Geçici 20’inci maddesine göre sandıklara tabi sigortalılık başlangıçları ile hizmet süreleri, fiili hizmet süresi zammı, itibari hizmet süreleri, borçlandırılan ve ihya edilen süreler ve sigortalılık süreleri tabi oldukları Kanun hükümlerine göre değerlendirilirler” yönünde düzenleme bulunmaktadır.
17. Bu durumda 01.10.2008 tarihinden önceki döneme ilişkin hizmet tespiti uyuşmazlıklarında 506 sayılı Sosyal Sigortalar Kanunu (506 sayılı Kanun); bu tarihten sonraki dönem bakımından ise 5510 sayılı Kanun hükümlerinin uygulanması gerekecektir.
18. Belirtilen amaca yönelik davaların yasal dayanaklarından 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında “Yönetmelikle tespit edilen belgeleri işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları kurumca tespit edilmeyen sigortalıların hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak 5 yıl içerisinde mahkemeye başvurarak hizmet tespiti isteyebilecekleri” düzenlemesine; 5510 sayılı Kanun’un 86. maddesinin 9. fıkrasında ise “Aylık prim ve hizmet belgesi veya muhtasar ve prim hizmet beyannamesi işveren tarafından verilmeyen veya çalıştıkları Kurumca tespit edilemeyen sigortalılar, çalıştıklarını hizmetlerinin geçtiği yılın sonundan başlayarak beş yıl içerisinde iş mahkemesine başvurarak, alacakları ilam ile ispatlayabilirlerse, bunların mahkeme kararında belirtilen aylık kazanç toplamları ile prim ödeme gün sayıları dikkate alınır” hükmüne yer verilmiştir.
19. Bilindiği üzere belli bir dönemdeki çalışmaların tespiti istemini içeren hizmet tespiti davası, dava dilekçesinde açıkça belirtilmiş olmasa da 506 sayılı Kanun’un 79. maddesinin 10. fıkrasında da (5510 sayılı Kanun’un 86/9. maddesi) düzenlendiği üzere özünde prime esas kazançlarının ve prim ödeme gün sayılarının tespiti talebini de içermektedir. Mahkemenin hizmet tespitine ilişkin ilamı ise işverenin Kuruma vermediği bildirgeler yerine geçecek belge niteliğindedir. Bu nedenle mahkeme dava sonunda vereceği kararda tespit edilen dönem için aylar itibariyle prim ödeme gün sayıları ile 506 sayılı Kanun’un 77. maddesine (5510 sayılı Kanun’un 86. maddesi) göre hesaplanacak olan “o dönemdeki” bir günlük ücreti de belirtecektir.
20. Somut olayda mahkemece 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporu hükme esas alınarak işçilik alacağı davasında kabul edilen ücret miktarı dikkate alınmak suretiyle davacının son aylık ücretinin net 2.200TL, brüt 3.070TL, daha önceki döneme ait aylık ücret miktarlarının ise asgari ücretin 4,80 katı olarak kabul edildiği gerekçesiyle davanın kabulüne dair verilen karar davalılar vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Özel Dairece birinci bozma kararı ile işçilik alacağı davasında kabul edilen ücret üzerinden eldeki davada ücret tespiti yapılmış ise de mahkemece davacının imzasının bulunduğu aylık ücretini gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticarî defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığının araştırılması, asgari ücret üzerinden olduğu iddia edilen gerçek ücretin tereddüte yer vermeyecek şekilde belirlenmesi gerektiği gerekçesiyle bozulmuş, mahkemece bozma kararına uyularak yapılan yargılama sonucunda davacının 15.05.2003-30.06.2003 ve 09.07.2003-22.10.2008 tarihleri arasında davalı şirkette çalıştığı, temyiz edilmeksizin kesinleşen Ankara 15. İş Mahkemesinin 2008/937E., 2009/847K. sayılı kararı ile son alınan ücretin net 2.200TL olarak belirlendiği, 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporunda da bu tutar esas alınarak önceki aylık ücret miktarlarının tespit edildiği, bozma kararı sonrası alınan bilirkişi raporunda davalı şirketin defter ve kayıtlarında ödenen ücrete ilişkin bilgi ve belge bulunmadığının bildirildiği, davalı tarafın davacının yemin teklifine rağmen duruşmaya gelerek yemin etmediği, bu nedenle 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporunun hükme esas alındığı gerekçesiyle davanın kabulüne karar verilmiştir. Bu karar Özel Dairece ikinci kez bozma kararının gerekleri tam olarak yerine getirilmediği birinci bozma kararında belirtilen araştırma ve incelemenin yapılması gerektiği belirtilerek bozulmuş, mahkemece Özel Dairenin ikinci bozma kararına karşı direnilmiştir.
21. Görüldüğü üzere Özel Dairenin birinci bozma kararına uyan mahkeme tarafından artık hukuksal geçerliliğe haiz olarak düzenlenmiş bulunmaları kaydıyla davacının imzasının bulunduğu aylık ücretini gösteren para makbuzları, banka kayıtları, ticarî defter kayıtları, ücret bordroları gibi belgelerin varlığının araştırılması, bu belgelerin bulunmadığının anlaşılması hâlinde ise yazılı delille kanıtlanması zorunluluğu bulunduğundan uyulan bozma kararında belirtildiği üzere 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun (HUMK) 288. maddesinde (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu m. 200) yazılı sınırları aşan, ücret alma iddiaları yönünden davanın reddine karar verilmesi gerektiği dikkate alınarak sonuca gidilmesi gerekirken Özel Dairenin birinci bozma kararı öncesi alınan 10.05.2012 tarihli bilirkişi raporuna itibar edilerek davanın kabulüne karar verilmesi isabetli bulunmamıştır.
22. Bu nedenle mahkemece Özel Daire bozma kararında belirtilen araştırmalar eksiksiz yerine getirilerek sonucuna göre karar verilmelidir.
23. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Dairenin (1) numaralı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır.
24. O hâlde direnme kararı bozulmalıdır.
B. (2) numaralı uyuşmazlık yönünden;
25. Medeni usul hukukunda deliller, kesin deliller ve takdiri deliller olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hukukumuzda kesin deliller, ikrar (6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu (HMK) m. 188), senet (HMK m. 199 vd.), yemin (HMK m. 225 vd.) ve kesin hüküm (HMK m. 303) olmak üzere dört tanedir. Takdiri deliller ise tanık (HMK m.240 vd.), bilirkişi (HMK m. 266 vd.), keşif (HMK m.288 vd.) ve kanunda düzenlenmemiş diğer deliller (HMK m. 192) olarak sayılmaktadır. Takdiri deliller yönünden delil türlerinin sınırlı olarak sayılmadığı kabul edilmektedir (Arslan, Ramazan/ Yılmaz, Ejder/ Taşpınar Ayvaz, Sema: Medeni Usul Hukuku, Ankara 2017, s. 389-390).
26. Yemin, tarafların davanın çözümünü ilgilendiren bir olayın doğru olup olmadığı konusunu Kanunda belirtilen usule uyarak mahkeme önünde kutsal sayılan değerlerle teyit eden sözlü açıklamalardır (Pekcanıtez Hakan/Özekes, Muhammet/Akkan, Mine/Korkmaz, Hülya Taş: Pekcanıtez Usûl, Medeni Usûl Hukuku, Cilt II, İstanbul 2017, s.1873).
27. 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) “Yeminin konusu” başlıklı 225. maddesi; “Yeminin konusu, davanın çözümü bakımından önem taşıyan, çekişmeli olan ve kişinin kendisinden kaynaklanan vakıalardır. Bir kimsenin bir hususu bilmesi onun kendisinden kaynaklanan vakıa sayılır.” şeklinde düzenlenmiştir.
28. Ayrıca yemine konu olamayacak vakıalar HMK’nın 226. maddesinde;
“(1) Aşağıdaki hususlar yemine konu olamaz:
a) Tarafların üzerinde serbestçe tasarruf edemeyeceği vakıalar.
b) Bir işlemin geçerliliği için, kanunen iki tarafın irade açıklamalarının yeterli görülmediği hâller.
c) Yemin edecek kimsenin namus ve onurunu etkileyecek veya onu ceza soruşturması ya da kovuşturması ile karşı karşıya bırakacak vakıalar.” şeklinde açıklanmıştır.
29. Görüldüğü üzere; yemin taraflarca getirilme ilkesinin geçerli olduğu davalarda geçerlidir. Kamu düzenini ilgilendiren ve bu sebeple kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda yemin geçerli değildir. Zira hâkim kendiliğinden araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda tarafların ikrar beyanıyla bağlı değildir (Pekcanıtez Usûl, s.1875).
30. Sosyal güvenlik hakkı, sosyal hukuk devletinde geçerli olan sosyal güvenlik ve sosyal adalet ilkelerinin bir gereği olarak insanlara asgari yaşam düzeyi sağlamak ve onları korumakla görevli devletten bu yönde gerekli tedbirleri almasını ve teşkilatlarını kurmasını talep etme hakkı sunar. Sosyal güvenlik hakkının nitelikleri ise vazgeçilmez ve devredilmez bir hak olduğu, bu haktan yararlanmanın zorunlu bulunduğu ve devletin sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesinde müdahalesinin gerekliliği olarak belirlenmiştir. Dolayısıyla vazgeçilmez ve anayasal bir hak olan sosyal güvenlik hakkı bu niteliği itibariyle kamu düzenindendir. Kamu düzeninden olma koşulu re’sen araştırma ilkesini ve sonuç olarak hâkimin delilleri serbestçe, kendiliğinden toplayarak sonuca gitmesini beraberinde getirir. Sigortalı kavramı, kısa ve uzun vadeli sigorta kolları bakımından sosyal güvence sistemine adına prim ödenmesi gereken yahut kendi adına prim ödemesi gereken kişiyi ifade eder. Görüldüğü gibi sigortalı olmak çalışma ve prim ödeme ilkesine bağlı olduğundan, “hizmet tespiti” ve “prime esas kazancın tespiti” davaları sosyal güvenlik hakkının özünü oluşturmaktadır. Bu nedenle prime esas kazancın tespiti davalarının kamu düzenine ilişkin olduğu açıktır.
31. Bu durumda kamu düzenine ilişkin olan prime esas kazancın tespiti istemli eldeki davada yemin delilinin bağlayıcı olmadığı kabul edilmelidir.
32. Hâl böyle olunca Hukuk Genel Kurulunca da benimsenen Özel Dairenin (2) numaralı bozma kararına uyulması gerekirken, önceki hükümde direnilmesi doğru olmamıştır.
33. O hâlde direnme kararı bozulmalıdır.

IV. SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle;
(1) ve (2) numaralı uyuşmazlıklar yönünden davalılar vekillerinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerle 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesine göre uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA (III-A ve B),
İstek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine,
Karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere 29.06.2022 tarihinde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.

Bir Cevap Yazın