• Taraflar arasında kira sözleşmesi bulunduğu yazılı belge ile sabit ve tarafların da kabulünde ise de, 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesine dayanarak dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen davacı tarafça herhangi bir talep bulunulmadığı, davalı işçinin işçilik alacaklarına yönelik dava açması üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Kira sözleşmesi mevcut iken dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen bu yönde herhangi bir talepte bulunulmaması, işçiye her ay çalışması karşılığında ödenen ücretlerden kira bedeli olarak herhangi bir kesinti yapılmaması ve davalının tahliyesinin sağlanmaması gibi hususlar dikkate alındığında Hukuk Genel Kurulunun çoğunluğu tarafından davalının savunmasına itibar edilerek, taraflar arasındaki hukukî ilişkinin gerçek bir kira ilişkisi olmadığı, taşınmazın davalıya iş ilişkisi sebebiyle kira bedeli ödemeden oturması için tahsis edildiği sonucuna varılmıştır. Hayatın olağan akışına göre de herhangi bir bedel alınmaksızın dört yıl boyunca davalının kiralananda oturmasına izin verilmesi mümkün değildir. Davalı işçinin kullanımında olan taşınmazın iş ilişkisi sona erdiğinde boşaldığı da anlaşılmaktadır.

Karar İçeriği

Hukuk Genel Kurulu        

 2018/634 E.  ,  2021/1171 K.


“İçtihat Metni”

MAHKEMESİ :Sulh Hukuk Mahkemesi


1. Taraflar arasındaki “itirazın iptali” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesince verilen davanın reddine ilişkin karar davacı vekilinin temyizi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, Mahkemece Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacı vekili dava dilekçesinde; davalı kiracının, müvekkiline ait olan daireyi 01.10.2009 tarihinden 01.06.2013 tarihine kadar aralarındaki 01.10.2009 tarihli kira sözleşmesi uyarınca kiraladığını, davalının kira ödemesi yapmaması nedeniyle 13.500TL tutarındaki kira bedeli için aleyhine Konya 8. İcra Müdürlüğünün 2013/10841 sayılı dosyası ile icra takibi başlatıldığını, davalının takibe haksız itiraz ederek takibin durmasına neden olduğunu ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına, davalının alacağın %20’si oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Davalı Cevabı:
5. Davalı vekili cevap dilekçesinde; müvekkilinin davacıya ait işyerinde işçi olarak çalıştığını, davacının çalışanlarına ücretsiz lojman tahsis ettiğini, lojman tahsis edemediğine kira parası ödediğini, müvekkilinin davacıya ait taşınmazda kiracı olarak değil de, İş Kanunu’na göre aynî yardım niteliğinde ve ücret eki olarak lojmanda kira ödemeden oturduğunu; ayrıca Konya 2. İş Mahkemesinde işçilik hakları ile ilgili dava açtığını, müvekkilinin bu davayı açtıktan sonra davacının da müvekkili aleyhine eldeki davayı ikâme ettiğini ve müvekkilinden 45 aylık kira bedeli istediğini, davacının bu nedenle kötü niyetli olduğunu belirterek davanın reddini savunmuş ve ayrıca davacının alacağın %40’ı oranında kötü niyet tazminatına mahkûm edilmesine karar verilmesini istemiştir.
Davalı 06.11.2014 tarihli duruşmada ise kira sözleşmesindeki imzaların kendisine ait olduğunu, davacının işvereni olduğunu, işyerindeki uygulamaya göre işçilerine kira yardımı ya da lojman vermek suretiyle yardım ettiğini, lojman verdiği kişilerle elektrik su ödemeleri yönünden kira sözleşmesi yaptığını, davacının iki tane şirketi bulunduğunu ve bu şekilde bir uygulama yapıldığını, dolayısıyla herhangi bir kira borcu olmadığını, zira işten ayrıldığı gün evi de tahliye ettiğini, ancak davacıya yönelik işçilik alacakları yönünden dava açtığından davacının da kira bedeli istediğini ve bu davayı açtığını beyan etmiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
6. Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 09.06.2015 tarihli ve 2014/738 E., 2015/1309 K. sayılı kararı ile; Konya 2. İş Mahkemesinin 2013/644 E. sayılı dosyası ile davalı tarafından dava dışı Günkar Motorlu Araçlar Sanayi Ltd. Şti. aleyhine işçi alacaklarına yönelik olarak dava açıldığı, şirketin davacının oğullarına ait olduğu, bilirkişi incelemesinin yapıldığı, davanın hâlen derdest olduğu, taraflar arasında yazılı kira sözleşmesi bulunduğu, ancak 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesine istinaden dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen davacı tarafça herhangi bir talep de bulunulmadığı, davalının işçilik alacakları için dava açması nedeniyle kira alacağı yönünden icra takibi başlatıldığı, kira sözleşmesi mevcut iken dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen bu yönde herhangi bir talepte bulunulmaması, tahliyesinin sağlanmaması gibi olgular karşısında davalı taraf savunmalarına değer vermek gerektiği, davacının işçi alacakları talebi nedeniyle kira alacağı talebine yöneldiğinin anlaşıldığı, hayatın olağan akışına göre herhangi bir bedel almaksızın dört yıl boyunca davalının kiralananda oturmasına izin verilmeyeceği gerekçesiyle davanın TMK’nın 2 ve 3. maddeleri esas alınarak reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
7. Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde davacı vekili temyiz isteminde bulunmuştur.
8. Yargıtay (Kapatılan) 6. Hukuk Dairesinin 16.06.2016 tarihli ve 2015/9841 E., 2016/4718 K. sayılı kararı ile;
“…Dava, kira alacağının tahsiline yönelik başlatılan icra takibine yapılan itirazın iptali istemine ilişkindir. Mahkemece, davanın reddine karar verilmiş, hüküm, davacı tarafından temyiz edilmiştir.
Davacı dava dilekçesinde, 01.10.2009 başlangıç tarihli 1 yıl süreli kira sözleşmesi uyarınca aylık 300 TL’den ödenmeyen 01.10.2009 ile 01.6.2013 tarihleri arası 45 aylık toplam 13.500TL kira alacağının tahsili istemli başlattığı icra takibine davalı tarafından yapılan itirazın iptalini istemiştir. Davalı cevap dilekçesinde, davacının işçisi olduğunu, tarafına tahsis edilen ve ücret istenmeyen lojman nedeniyle borcu bulunmadığını, işçi alacaklarının tahsili istemiyle Konya 2. İş Mahkemesi’nin 2013/644 esas sayılı dosyasında açtığı dava sonrasında kötü niyetli olarak kira alacağının tahsili amacıyla icra takibi başlatıldığını belirterek haksız ve yersiz açılan davanın reddini savunmuştur.
Taraflar arasında 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesi hususunda uyuşmazlık bulunmamaktadır. Davalı kiracı 6.11.2014 tarihli celsede kira sözleşmesindeki imzayı kabul etmiştir. Davacı, 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesi nedeniyle ödenmeyen kira alacaklarının tahsili istemiyle icra takibi başlatmış olup davalı kiracı kira sözleşmesi ve altındaki imzayı kabul ettiğine göre işin esasına girilerek kira borcunun olup olmadığı tespit edilip oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, soyut gerekçeyle yapılan icra takibinin Türk Medeni Kanunun 2., 3. maddeleri uyarınca iyiniyetle bağdaşmadığından davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir,…” gerekçesi ile karar bozulmuştur.
Direnme Kararı:
9. Konya 1. Sulh Hukuk Mahkemesinin 11.10.2016 tarihli ve 2016/1304 E., 2016/1603 K. sayılı kararı ile; önceki gerekçelerle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
10. Direnme kararı süresi içinde davacı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
11. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; taraflar arasındaki kira sözleşmesinin ve kira sözleşmesindeki imzanın davalı tarafça kabul edildiği eldeki davada, mahkemece işin esasına girilerek davalının kira borcunun olup olmadığı tespit edilip oluşacak sonuç çerçevesinde bir karar verilmesinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.
III. ÖN SORUN
12. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında öncelikle; taraflar arasında kira sözleşmesi bulunmasına rağmen, davalı tarafın dava konusu taşınmazın işyeri uygulaması nedeniyle kendisine lojman olarak tahsis edildiğini savunduğu ve mahkemece bu savunmaya itibar edilmek suretiyle davanın reddine karar verildiği gözetildiğinde eldeki davada iş mahkemelerinin mi genel mahkemelerin mi görevli olduğu hususu ön sorun olarak tartışılıp değerlendirilmiş, yapılan görüşmelerde davanın kira sözleşmesine dayalı olarak başlatılan icra takibine ilişkin itirazın iptali davası olduğu, iş hukukundan kaynaklanan bir alacağın bulunmadığı, davalı tarafından lojman olarak oturduğunun ileri sürülmesi nedeniyle iş mahkemelerinin davada görevli olamayacağı, 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’na göre de iş mahkemelerinin işçi ve işveren arasındaki iş sözleşmesinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda görevli olduğu gerekçesiyle ön sorun bulunmadığına oy çokluğuyla karar verilerek, işin esasının incelenmesine geçilmiştir.

IV. GEREKÇE
13. Uyuşmazlığın çözümü için konu ile ilgili yasal düzenleme ve kavramların açıklanmasında yarar vardır.
14. 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu’nun (TMK) “Dürüst davranma” başlıklı 2. maddesinde;
“Herkes, haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uymak zorundadır.
Bir hakkın açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeni korumaz.” hükmüne yer verilmiştir.
15. Dürüstlük kuralı, herkesin uyması gerekli olan genel ve objektif bir davranış kuralıdır. Genel olarak dürüstlük kuralı kişilerin tarafı oldukları hukukî ilişkilerde dürüst, namuslu, ahlâklı ve diğer kişilerde yaratılan güvenle tutarlı şekilde davranmalarını ifade eder. Buna göre belirli bir hukukî ilişkide dürüstlük kuralına uygun davranış; toplumdaki dürüst, namuslu ve orta zekâlı bir kişinin, genel ahlâk, doğruluk ve karşılıklı güven esaslarına uygun davranış biçimidir. Dürüstlük kuralına uygun bu davranışın belirlenmesinde, toplumda geçerli olan genel ahlâk kuralları, günün adet ve uygulamaları, davranışın söz konusu olduğu hukukî ilişkilerin içerik ve amaçları da dikkate alınacaktır (Dural, Mustafa / Sarı, Suat: Türk Özel Hukuku, 6. Baskı, İstanbul 2011, s. 226-227).
16. Dürüst davranma “bir hak sahibinin hakkını kullanırken veya bir borçlunun borcunu yerine getirirken iyi ve doğru hareket etmesi yani dürüst, namuslu, makul, fiilinin neticesini bilen, orta zekâlı her insanın benzer hadiselerde takip edecek olduğu yolda hareket etmesi” anlamındadır.
17. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hukuk düzeninin kişilere tanıdığı bütün hakların kullanılmasında göz önünde tutulması ve uyulması gereken iki genel ilkeye yer verilmektedir: Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı. Hukuk düzeni, kişilere tanıdığı her bir hakkın kapsamı ile bunların kullanılmasının şartlarını ve şeklini ilgili hak yönünden özel olarak düzenlemiştir. Ancak, hayatın sonsuz ihtimallerinin önceden öngörülmesi ve bunların en küçük ayrıntılara kadar düzenlenmesinin imkânsızlığı karşısında, bütün hakların kullanılmasında dikkate alınacak genel bir sınırlama koyma ihtiyacı duyulmuştur. Dürüstlük kuralı ve hakkın kötüye kullanılması yasağı, bu açıdan uyulması gerekecek genel kurallar olarak karşımıza çıkmaktadır (Dural/Sarı, s. 225).
18. Türk Medeni Kanunu’nun 2. maddesinde, hakların dürüstlük kuralına uygun kullanılması gerektiği ifade edilmiş, ardından hakların açıkça kötüye kullanılmasını hukuk düzeninin korumayacağı belirtilmiştir. Bu ifade şeklinden yola çıkarak; bir hakkın kullanılmasında dürüstlük kuralına uyulmamasının müeyyidesinin, bu hakkın açıkça kötüye kullanılmış sayılması ve hukuken korunmaması olduğu kabul edilebilir (Dural/Sarı, s. 225). Ancak hakkın kötüye kullanılması yasağı, sadece hakların kötü kullanılması hâlinde söz konusu olur. Buna karşılık dürüstlük kuralı, sadece hakların kullanılmasında değil, borçların ifasında da uyulması gereken; hukuksal işlemlerin ve kanunların tamamlanmasında ve yorumlanmasında önemli işlevlere sahip bir genel kural olarak çok daha geniş bir uygulama alanına sahiptir (Kavak, Yalçın: Medeni Hukukta Dürüstlük Kuralı ve İyiniyetin Korunması, 1. Baskı, İstanbul 2019, s. 135-136).
19. Bir hakkın dürüstlük kuralına aykırı olarak kullanılması suretiyle başkasına bir zarar verilmesi hakkın kötüye kullanımını oluşturur. TMK’nın 2/I hükmü herkesin haklarını, toplumda geçerli doğruluk, dürüstlük ve iş ilişkilerinin gerektirdiği karşılıklı güven anlayışına uygun olarak kullanmasını emreder. Hakkın kullanım ölçütünü TMK’ya göre dürüstlük kuralları verir. Bunun yanında ayrıca hak sahibinin başkasını ızrar kastıyla hareket etmiş olup olmadığını araştırmaya gerek yoktur. Önemli olan başkasına zarar vermek kastı değil, hakkın dürüstlük kurallarına aykırı olarak kullanılması sonucunda başkasının zarar görmüş olmasıdır. Nitekim bu hususlar Hukuk Genel Kurulunun 09.03.2021 tarihli ve 2017/(13)3-2501 E., 2021/233 K. ve 24.06.2020 tarihli ve 2016/22(7)-603 E., 2020/462 K. sayılı kararlarında da benimsenmiştir.
20. Türk Medeni Kanunu’nun “İyiniyet” başlıklı 3. maddesi ise;
“Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır.
Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.” Hükmünü içermektedir.
21. Kanun koyucu, iyi niyet aranan hâllerde asıl olan onun varlığıdır demek suretiyle, iyi niyetin varlığının değil, fakat yokluğunun ispat edilmesi gerektiğini belirtmektedir. Bir başka deyişle burada bir iyi niyet karinesi mevcuttur. Aksini iddia eden onu ispatlamak zorundadır. Ancak iyi niyet iddiasında bulunan kimsenin de gerekli özeni göstermiş olması gerekir. Gereken özeni göstermeyen kimse iyi niyet iddiasında bulunamaz ve iyi niyet uyarınca hak kazanamaz.
22. Bir hakkın kazanılmasına engel olan hukukî bir eksikliğin bilinmemesi veya bilinmesinin gerekmemesi halinde iyi niyetten söz edilebilir. Hakların kullanılmasındaki ve borçların yerine getirilmesinde iyiniyete ise “dürüstlük kuralı” denilmektedir.
23. Bu noktada kira sözleşmesinden bahsetmek gerekirse; kira sözleşmesi kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanılmasıyla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı, kiracının da buna karşılık kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere kira sözleşmesi karşılıklı edimleri içeren bir sözleşmedir.
24. Başka bir anlatımla kira sözleşmesi, bir bedel karşılığında geçici bir süre için tarafa veya başkasına ait taşınır veya taşınmaz malın veya bir hakkın kullanımını sağlayan sözleşmedir. Kira sözleşmesi karşılıklı iradelerin birleşmesi suretiyle oluşur. Kira sözleşmesinin tarafları, kiraya verilen maldan bedel karşılığı yararlanan kiracı ile yararlanmaya razı olan kiralayandır.
25. Kira sözleşmesinde kiracının asli edim yükümü, kira bedelinin ödenmesi; kiraya verenin asli edim yükümü ise, kiralananı kira süresince kiracının kullanımına hazır bulundurmasıdır. Kira sözleşmesinin düzenlendiği tarihte yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu’nun (BK) 249. maddesine göre [6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu (TBK) m. 301] “Mucir, mecuru akitten maksut olan kullanmağa salih bir hâlde müstecire teslim etmek ve icar müddeti zarfında bu hâlde bulundurmak ile mükelleftir”. Kiraya verenin teslim borcunu yerine getirmesi tek başına asli edim yükümlülüğünü yerine getirmesi anlamına gelmemekte olup sözleşme süresince de kiralananı kullanıma elverişli bir şekilde bulundurmakla yükümlüdür.
26. Bu ilke ve açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; eldeki dava, kira bedelinin ödenmemesinden dolayı davacı kiralayan tarafından davalı kiracıya karşı başlatılan icra takibine ilişkin itirazın iptali davasıdır.
27. Konya 2. İş Mahkemesinin 2013/644 E. sayılı dosyası ile davalı tarafından dava dışı Günkar Motorlu Araçlar San. ve Tic. Ltd. Şti. aleyhine işçilik alacaklarına yönelik olarak dava açıldığı, şirketin davacının oğullarına ait olduğu, bilirkişi incelemesinin yapıldığı, davanın hâlen derdest olduğu anlaşılmaktadır.
28. Taraflar arasında kira sözleşmesi bulunduğu yazılı belge ile sabit ve tarafların da kabulünde ise de, 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesine dayanarak dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen davacı tarafça herhangi bir talep bulunulmadığı, davalı işçinin işçilik alacaklarına yönelik dava açması üzerine eldeki davanın açıldığı anlaşılmaktadır. Kira sözleşmesi mevcut iken dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen bu yönde herhangi bir talepte bulunulmaması, işçiye her ay çalışması karşılığında ödenen ücretlerden kira bedeli olarak herhangi bir kesinti yapılmaması ve davalının tahliyesinin sağlanmaması gibi hususlar dikkate alındığında Hukuk Genel Kurulunun çoğunluğu tarafından davalının savunmasına itibar edilerek, taraflar arasındaki hukukî ilişkinin gerçek bir kira ilişkisi olmadığı, taşınmazın davalıya iş ilişkisi sebebiyle kira bedeli ödemeden oturması için tahsis edildiği sonucuna varılmıştır. Hayatın olağan akışına göre de herhangi bir bedel alınmaksızın dört yıl boyunca davalının kiralananda oturmasına izin verilmesi mümkün değildir. Davalı işçinin kullanımında olan taşınmazın iş ilişkisi sona erdiğinde boşaldığı da anlaşılmaktadır.
29. Hukuk Genel Kurulunda yapılan görüşmeler sırasında; davacının 01.10.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesi nedeniyle ödenmeyen kira alacaklarının tahsili istemiyle davalıya karşı icra takibi başlatmış olduğu, davalı kiracı kira sözleşmesi ve altındaki imzayı kabul ettiğinden işin esasına girilerek kira borcunun olup olmadığı tespit edilip oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerektiği, dolayısıyla Özel Daire bozma kararında belirtilen nedenlerle kararın bozulması gerektiği görüşü ileri sürülmüş ise de, bu görüş yukarıda açıklanan gerekçelerle Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiştir.
30. Diğer taraftan dava tarihi 16.05.2014 olduğu hâlde, gerekçeli karar başlığında dava tarihinin 08.08.2016 olarak gösterilmesine ilişkin yanlışlık mahallinde düzeltilebilir maddi hata niteliğinde bulunduğundan ayrıca bozma nedeni yapılmamıştır.
31. Hâl böyle olunca, mahkemenin davanın reddini içeren direnme kararı yerindedir.
32. Tüm bu nedenlerle mahkemenin yazılı şekilde karar vermesinde bir isabetsizlik görülmediğinden usul ve yasaya uygun olan direnme kararının onanması gerekmiştir.

V. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
Davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddi ile direnme kararının ONANMASINA,
Harç peşin alındığından harç alınmasına yer olmadığına,
6217 sayılı Kanun’un 30. maddesi ile 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun geçici 3. maddesi gereğince uygulanmakta olan 1086 sayılı Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 440/III/1-2 maddesi uyarınca karar düzeltme yolu kapalı olmak üzere, 07.10.2021 tarihinde oy çokluğu ile kesin olarak karar verildi.


KARŞI OY


Davacı, davalının kendisine ait daireyi 01.10.2009 tarihli kira sözleşmesi ile kiraladığını, kira borcunu ödemediğini, kira bedelinin ödenmesi için giriştiği icra takibine davalının itiraz ettiğini ileri sürerek itirazın iptali ile takibin devamına, davalının alacağın %20’si oranında icra inkâr tazminatına mahkûm edilmesini istemiştir.
Davalı, davacıya ait işyerinde işçi olarak çalıştığını, davacının çalışanlarına ücretsiz lojman tahsis ettiğini, Konya 2. İş Mahkemesince işçilik hakları ile ilgili olarak dava açtıktan sonra, davacının bu davayı açtığını bildirerek, davanın reddini savunmuştur.
Mahkemece, taraflar arasında kira sözleşmesinin bulunduğu, ancak 01.01.2009 başlangıç tarihli kira sözleşmesine istinaden dört yıl boyunca kira ödemesi yapılmamasına rağmen, davacı tarafın da talepte bulunmadığı, davalının işçi alacağına yönelik dava açması nedeniyle kira alacağına yönelik icra takibi başlatıldığı, hayatın olağan akışına göre herhangi bir bedel almaksızın dört yıl boyunca davalının kiralananda oturmasına izin verilmesi mümkün olmadığı, davanın TMK 2. ve 3. maddeleri esas alınarak reddine karar verilmiş, hüküm davacının temyizi üzerine Yargıtay (3.HD) /Kapatılan 6. Hukuk Dairesinin 16.06.2016 tarih ve 2015/9841 Esas, 2016/4718 sayılı kararı ile bozulmuş, mahkemece bozma kararına karşı direnilmiştir.
Davalı, davacıya ait taşınmazı, 1 Ekim 2009 tarihli ve bir yıl süreli kira sözleşmesi ile mesken olarak kiralanmış ve sözleşmede her ay 300TL kira bedelinin peşin olarak ödeneceği kararlaştırılmıştır.
Davalı kiracı 06.11.2014 tarihli celsede kira sözleşmesindeki imzayı kabul etmiştir. Davalı kiracı, kira sözleşmesi ve altındaki imzayı kabul ettiğine göre, sözleşme ile kararlaştırılan kira bedelinden sorumludur. Mahkemece işin esasına girilerek, davacının ne miktar kira alacağının olduğu tespit edilerek, oluşacak sonuca göre karar verilmesi gerekirken, soyut gerekçelerle kira alacağına yönelik yapılan icra takibinin Türk Medeni Kanunu’nun 2. ve 3. maddeleri uyarınca iyi niyetle bağdaşmadığından davanın reddine karar verilmiş olması doğru değildir. Bu gerekçelerle direnme kararının bozulması görüşünde olduğumuzdan sayın çoğunluğun direnme kararının onanması kararına katılamıyoruz.