➡️ Adli Tatilde Görülecek Dava ve İşler-HMH 103. Madde

➡️ İcra Hukuk Mahkemesinde açılan davalar adli tatilde de görülebildiğinden temyiz süresi adli tatil içinde işlemeye devam eder.

➡️ İşverenin açtığı alacak davasının HMK'nun 103. maddesinde sayılan adli tatilde görülecek dava ve işlerden olmadığı...

ÖZET;

  • ➡️ 6100 sayılı HMK’un “Adli tatil süresi” kenar başlıklı 102. maddesinde;Adli tatil, her yıl yirmi temmuzda başlar, otuz bir ağustosta sona erer. Yeni adli yıl bir eylülde başlar”.
  • HMK’unAdli tatilde görülecek dava ve işler” kenar başlıklı 103. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davaların; (h) bendinde ise Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen dava ve işlerin adli tatilde görüleceği hükme bağlanmıştır.
  • ➡️ İş mahkemelerinin görevi dava tarihinde yürürlükte olan mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun (5521 sayılı Kanun) 1. maddesinde;
  • “İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.
  • Bu mahkemeler:
  • A) (Mülga: 18/10/2012-6356/81 md.)
  • B) İşçi Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalara da bakarlar” şeklinde düzenlenmiştir.
  • ➡️ Görüldüğü üzere 5521 sayılı Kanun’un 1. maddesi uyarınca işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde çözümlenecektir.
  • ➡️ Diğer taraftan 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesinde iş mahkemelerinin görevi düzenlenmiş olup buna göre;
  • “İş mahkemeleri;
  • a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına,
  • b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara,
  • c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere …”.
  • ➡️ 5521 sayılı Kanun’un 8. maddesinin dördüncü fıkrasında “Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca iki ay içinde karara bağlanır.” hükmü mevcut olup 7036 sayılı Kanun’un 7. maddesinin son fıkrasında ise “Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca ivedilikle karara bağlanır.” düzenlenlemesi getirilerek iş mahkemesince verilen kararların ivedilikle inceleneceği belirtilmiş ancak 5521 sayılı Kanun’un aksine belli bir süre sınırlaması konulmamıştır.
  • ➡️ Şu durumda yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgulara göre; iş kazasında işverenin hizmet sözleşmesinden doğan işçiyi gözetme borcuna aykırı davranması söz konusu olduğundan, iş kazasından kaynaklanan tazminat davalarında (ve işçinin ölümü hâlinde hak sahiplerinin açtığı destekten yoksun kalma davalarında) sözleşmeye aykırılığa dayalı sorumluluk hükümlerinin uygulandığı ve davalarında iş mahkemelerinde görüldüğü, 5521 sayılı mülga Kanun’da kanun yoluna başvurulan kararların iki ay içinde karara bağlanacağı hükmünün, 7036 sayılı Kanun’da “ivedilikle görülür” şeklinde getirilen düzenlemesi ile süre sınırlandırılması kaldırılarak karşılık bulduğu,
  • ➡️ 6100 sayılı Kanun’un adli tatile ilişkin düzenlemeler içeren 103. maddesindeki “Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen davalar” düzenlemesi ile bu davaların adli tatilde görüleceğinin kurala bağlandığı, eldeki davada adli tatilde tebliğ edilen gerekçeli karar ile istinaf süresi başladığından sürenin adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzamasının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.

Karar İçeriği

Hukuk Genel Kurulu         

2021/13 E.  ,  2021/301 K.


“İçtihat Metni”MAHKEMESİ : İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesi


1. Taraflar arasındaki “iş kazasından kaynaklanan maddi ve manevi tazminat” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesince davacılar vekilinin istinaf başvurusunun usulden; davalılar vekillerinin istinaf başvurularının esastan reddine dair verilen karar, taraf vekilleri tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesince yapılan inceleme sonunda bozulmuş, İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesince Özel Daire bozma kararına karşı direnilmiştir.
2. Direnme kararı taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.
3. Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve temyiz incelemesi sırasında duruşmanın düzenlendiği 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun 369. maddesinin direnme kararının temyizini kapsamadığı, direnmenin düzenlendiği aynı Kanun’un 373. maddesinde ise duruşmaya yer verilmediği gözetildiğinde direnme kararlarının temyiz incelemesinde duruşma yapılamayacağı kabul edilerek temyiz eden davalılar vekillerinin duruşma isteğinin reddine karar verilip dosyadaki belgeler incelendikten sonra gereği görüşüldü:

I. YARGILAMA SÜRECİ
Davacı İstemi:
4. Davacılar vekili dava dilekçesinde; müvekkillerinin murisi…’in 05.04.2013 tarihinde elektrik kablosu döşemek için kazı yapmakta iken üzerine duvar çökmesi sonucu hayatını kaybettiğini, kazadan davalıların sorumlu olduğunu, murisin bir kusuru bulunmadığını belirterek fazlaya ilişkin hakları saklı kalmak kaydıyla davacılar için 1000’er TL maddi tazminat, mütevveffanın eşi için 150.000,00TL, kızları için ayrı ayrı 75.000,00TL manevi tazminatın davalılardan müştereken ve müteselsilen faiziyle tahsilini, ayrıca murisin işçilik alacaklarının da miras payları oranında davalıdan tahsilini talep etmiştir.
5. İşçilik alacaklarına ilişkin dava 07.11.2013 tarihli duruşmada tefrik edilmiştir.
6. Davacılar vekili 28.03.2018 tarihli ıslah dilekçesi ile; maddi tazminat talebini davacılardan … için 158.496,33TL’ye çıkarmıştır.
Davalı Cevabı:
7. Davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti. vekili cevap dilekçesinde; olayın Kartal Belediyesinin imara aykırı, temelsiz olarak yaptığı yapıya ait tuğla duvarın yıkılmasından kaynaklandığını, davanın Belediyeye karşı açılması gerektiğini, bütün önlemler alınmasına rağmen öngörülmesi mümkün olmayan duvarın yıkılması sonucunda meydana gelen olayda müvekkiline isnat edilebilecek kusur bulunmadığını belirterek davanın reddi gerektiğini savunmuştur.
8. Davalı Anadolu Yakası Elektrik Dağıtım A.Ş. (AYEDAŞ) vekili cevap dilekçesinde; davacılar murisinin Özer Elektrik İnş. Taah. San. ve Dış Tic. Ltd. Şti. çalışanı olduğunu, kazanın gerçekleşmesinde müvekkili şirketin kusuru bulunmadığını, belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
9. İhbar Olunan Kartal Belediye Başkanlığı vekili cevap dilekçesinde; dava konusu olayın meydana geldiği yerin mülkiyetinin İstanbul Büyükşehir Belediyesine (İBB) ait olduğunu ve kazanın meydana geldiği yerin İBB tarafından inşa edildiğini belirterek, davanın husumet yönünden reddi gerektiğini savunmuştur.
10. İhbar Olunan … vekili cevap dilekçesinde; davaya katılmak istemediklerini, kendileri hakkında hüküm kurulmamasını talep ettiklerini, davalıların ihbarda hukuki menfaati bulunmadığını belirterek davanın reddine karar verilmesini istemiştir.
İlk Derece Mahkemesi Kararı:
11. İstanbul Anadolu 14. İş Mahkemesinin 21.06.2018 tarihli ve 2013/1346 E., 2018/708 K. sayılı kararı ile; meydana gelen iş kazasında alt işveren Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti.’nin %70, asıl işveren AYEDAŞ’ın %30 kusurlu oldukları, müteveffanın eşinin destekten yoksun kaldığı, tazminat tutarının bağlanan gelirin peşin sermeye değeri düşüldükten sonra 158.496,33TL olduğu, davacı … için maddi tazminat talebinin kabulüne diğer davacılar yönünden maddi tazminat talebinin reddine, kazalının olayın meydana gelmesinde kusurunun bulunmaması ve hak ve nesafet kuralları göz önünde bulundurularak manevi tazminat taleplerinin kısmen kabulüne karar verilmiştir.
Bölge Adliye Mahkemesi Kararı:
12. İlk derece mahkemesi kararına karşı taraf vekillerince süresi içinde istinaf kanun yoluna başvurulmuştur.
13. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesinin 18.10.2018 tarihli ve 2018/4307 E., 2018/2080 K. sayılı kararı ile; davacılar vekilinin istinaf başvurusunun süresi içinde yapılmamış olması nedeniyle usulden reddine; davalı AYEDAŞ vekilinin başvurusu yönünden iş kazası nedeniyle tazminat davalarında zamanaşımının 6098 sayılı Türk borçlar Kanunu’nun (TBK) 146. maddesi gereğince haksız fiilin meydana geldiği tarihten itibaren 10 yıl olduğu, dava ve ıslah tarihi dikkate alındığında davalı AYEDAŞ vekilinin zamanaşımı definin kabul edilmemesinin yerinde olduğu, bilirkişilerin duvarın kendiliğinden değil, iş makinasının kanal kazmasından etkilenerek göçtüğünü tespit etmeleri nedeniyle dava dışı Belediyenin kusurlu olmadığı, öte yandan olayın meydana geliş şekli itibariyle vefat eden işçinin kusurunun bulunmadığına ilişkin tespitin yerinde olduğu, ilk derece mahkemesince benimsenen bilirkişi raporunda olayda kusur nedenlerinin gerekçeleriyle anlatılmış olması, kusura ilişkin değerlendirmenin olayın meydana geliş şekline uygun olması, maddi zararın ise müteveffanın iş kazasının meydana geldiği tarihteki belirlenen net ücreti esas alınarak, işlemiş ve işleyecek aktif ve pasif dönem kazançları gerekçeli, denetime elverişli bilirkişi raporu ile hesaplandığı belirtilerek istinaf başvurusunun esastan reddine; davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti.’nin başvurusu yönünden ise gerekçeli kararın 08.08.2018 tarihinde tebliğ edildiği, davalı vekilinin istinaf dilekçesini süresinden sonra 06.09.2018 tarihinde sunduğu, daha önce süresinde verdiği dilekçede istinaf gerekçelerini daha sonra bildireceklerini belirtmiş olduğu bu davalı bakımından yalnızca kamu düzenine ilişkin konularla sınırlı olarak yapılan incelemede yargılamada kamu düzenine bir aykırılık da görülmediği gerekçesiyle istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmiştir.
Özel Daire Bozma Kararı:
14. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesinin yukarıda belirtilen kararına karşı süresi içinde taraf vekilleri temyiz isteminde bulunmuştur.
15. Yargıtay (Kapatılan) 21. Hukuk Dairesinin 02.06.2020 tarihli ve 2019/670 E., 2020/1819 K. sayılı kararı ile; “Dava, sigortalının iş kazası sonucu vefatı nedeniyle yakınlarının maddi ve manevi zararlarının giderilmesi istemine ilişkindir.
Tarafların, gerekçeli karar tebliğ edilmeden önce, temyiz süre tutum dilekçesi veya gerekçeli temyiz dilekçesi sunmak suretiyle kararı temyiz ettikleri hallerde dahi, kararın gerekçesini dikkate alarak yeni temyiz gerekçelerine dayanmaları mümkündür.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 19/09/2018 tarih ve 2018/9-584 E- 2018/1332 K sayılı ilamında belirtildiği üzere;
1982 Anayasasının “Hak arama hürriyeti” başlıklı 36’ncı maddesi uyarınca, “Herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir.”Ayrıca Anayasanın 90’ıncı maddesinin son fıkrasında usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı, temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümlerinin esas alınacağı ifade edilmiştir.
Bu bağlamda ülkemizin de taraf olduğu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) 6’ncı maddesinde adil yargılanma hakkı ayrıntılı yer almış olup, gerek Anayasa gerekse AİHS düzenlemelerine koşut olarak da 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanunu’nun (HMK) 27’nci maddesinde hukuki dinlenilme hakkı düzenlenmiştir.
HMK’nın 27’nci maddesi uyarınca;
“(1) Davanın tarafları, müdahiller ve yargılamanın diğer ilgilileri, kendi hakları ile bağlantılı olarak hukuki dinlenilme hakkına sahiptirler.
(2) Bu hak;
a) Yargılama ile ilgili olarak bilgi sahibi olunmasını,
b) Açıklama ve ispat hakkını,
c) Mahkemenin, açıklamaları dikkate alarak değerlendirmesini ve kararların somut ve açık olarak gerekçelendirilmesini, içerir”.
Hukuki dinlenilme hakkı çoğunlukla “iddia ve savunma hakkı” olarak bilinmektedir. Ancak bu hak iddia ve savunma hakkı kavramına göre daha geniş ve üst bir kavramdır.
Hakkın temel unsurları maddede tek tek belirtilmiş, böylece uygulamada bu temel yargısal hak konusundaki tereddütlerin önüne geçilmesi amaçlanmıştır.
Bunlardan ilki “bilgilenme hakkı” dır. Bu çerçevede, öncelikle tarafların gerek yargı organlarınca gerek karşı tarafça yapılan işlemler konusunda bilgilendirilmeleri zorunludur. Kişinin kendisinden habersiz yargılama yapılarak karar verilmesi, kural olarak mümkün değildir. Hak sahibinin kendisi ile ilgili yargılama ve yargılamanın içeriği hakkında tam bir şekilde bilgi sahibi olması sağlanmalıdır. Tarafın bilgi sahibi olmadığı işlemler, belge ve bilgiler yargılamada esas alınamaz. Bilgilenmenin şekli bakımından, hukuki dinlenilme hakkına uygun davranılmalı, ilgilinin bilgilenmesi şeklen değil, gerçek anlamda sağlanmaya çalışılmalıdır.
Bu hakkın ikinci unsuru, “açıklama ve ispat hakkı”dır. Taraflar, yargılamayla ilgili açıklamada bulunma, bu çerçevede iddia ve savunmalarını ileri sürme ve ispat etme hakkına sahiptirler. Her iki taraf da bu haktan eşit şekilde yararlanırlar. Bu durum “silahların eşitliği ilkesi” olarak da ifade edilmektedir. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) adil yargılanma hakkını düzenleyen 6’ncı maddesinin birinci bendinin ilk cümlesinde yer alan silahların eşitliği ilkesi, yine AİHS’ne göre, mahkeme önünde sahip olunan hak ve vecibeler bakımından taraflar arasında tam bir eşitliğin bulunması ve bu dengenin bütün yargılama boyunca korunmasıdır. Başka bir deyişle, silahların eşitliği ilkesi, davanın taraflarından birini diğeri karşısında avantajsız bir duruma düşürmeyecek şekilde her iki tarafın deliller de dâhil olmak üzere, iddia ve savunmasını ortaya koymak için makul bir olanağa sahip olması, tarafların denge içinde olması demektir. Söz konusu ilke tarafların usulüne uygun olarak mahkemenin önüne gelmelerini sağlayan tebligat işlemi açısından da önemlidir. Çünkü ancak hukuka uygun bir usulde gerçekleşen tebligat üzerine, durumdan haberdar olan taraflar iddia ve savunmalarını eşit şekilde yapabileceklerdir.
Hukuki dinlenilme hakkının üçüncü unsuru, “tarafların iddia ve savunmalarını yargı organlarının tam olarak dikkate alıp değerlendirmesi”dir. Bu değerlendirmenin de karar gerekçesinde yapılması gerekir (6100 sayılı HMK’nın gerekçesi m. 32). Yargılama bakımından, sadece bir tarafın dinlenip diğerinin dinlenmemesi, tek yönlü karar verilmesi demektir. Yargılamada yer alan taraflar yargılamanın objesi değil, süjesidir. Hukukî dinlenilme hakkı doğru karar verilmesinin garantisidir; bu nedenle, haksızlığa karşı koyabilme imkânı tanır. Bu hak, hukuk devletinin, insan onurunun korunması ve eşitlik ilkesinin, hak arama özgürlüğünün, adil yargılanma hakkının bir gereğidir.
Öte yandan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunun 7/3.maddesi gereğince 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümleri, iş mahkemelerince verilen kararlar hakkında da uygulanacaktır. İş Mahkemelerinin göndermesiyle uygulanma imkanı bulunan HMK 348.maddesi gereğince katılma yoluyla istinafa imkan verildiği anlaşılmaktadır.
Bu açıklamalara göre, davacılar vekilinin 06/09/2018 tarihli istinaf başvurusunun, davalıların temyiz dilekçelerinin tebliğ tarihi dikkate alındığında, katılma yoluyla istinaf süresi içerisinde olduğu gözetilerek, davacının istinaf isteminin esasının incelenmesi, öte yandan davalı Özer Elektrik Ltd. Şti tarafından süre tutum dilekçesi verilmesinden sonra istinaf başvurusunun gerekçelerini içeren 06/09/2018 tarihli dilekçesinin, Bölge Adliye Mahkemesinin istinaf incelemesini karara bağladığı 18/10/2018 tarihinden önce dosya kapsamına girmiş olduğu ve ilk derece mahkemesi kararının iş bu davalıya tebliğinden itibaren makul süre içerisinde sunulduğu anlaşılmakla davalı Özer Elektrik Ltd. Şti vekili tarafından sunulan istinaf başvurusunun gerekçelerini içeren dilekçenin de “hukuki dinlenilme hakkı” kapsamında incelenmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken; yazılı şekilde davacı tarafın istinaf başvurusunun süreden reddine, davalı Özer Elektirik Ltd. Şti’nin istinaf istemi yönünden süre tutum dilekçesindeki sebeplerle ve kamu düzenine aykırılık sebepleriyle bağlı olarak karar verilmesi hatalı olmuştur.
O halde, tarafların bu yönleri amaçlayan temyiz itirazları kabul edilmeli ve temyiz itirazlarının bu aşamada sair yönleri incelenmeksizin Bölge Adliye Mahkemesi hükmü bozulmalıdır.” gerekçesi ile kararın bozulmasına karar verilmiştir.
Direnme Kararı:
16. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 24. Hukuk Dairesinin 16.07.2020 tarihli ve 2020/1225 E., 2020/1540 K. sayılı kararı ile; davalı AYEDAŞ yönünden önceki gerekçeler tekrar edilmek suretiyle istinaf başvurusunun esastan reddine; davacılar yönünden davalı AYEDAŞ vekilinin istinaf dilekçesinin davacılar vekiline tebliğ edildiği tarih dikkate alındığında, davacılar vekilinin istinaf dilekçesinin katılma yoluyla istinaf dilekçesi olarak kabulü gerektiği, bozma kararına bu yönüyle uyulduğu, olayın meydana geliş şekli, müteveffa işçinin kusurunun bulunmaması, davacıların yaşları, olay tarihi gibi özellikler değerlendirildiğinde davacıların manevi tazminat istemlerinin kabulü gerekirken, kısmen kabulünün doğru olmadığı gerekçesiyle davanın esası hakkında yeniden karar verilerek davacı … yönünden davanın kabulüne, diğer davacıların maddi tazminat taleplerinin reddine, manevi tazminat taleplerinin kabulüne karar verildiği; davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti. yönünden HMK’da istinaf dilekçesinin kanuni süresinde verilmemesi hâlinde reddedilmesi gerektiğinin açıkça düzenlendiği, istinaf dilekçesinde istinaf başvuru sebepleri ve gerekçesinin hiç gösterilmemesi durumunda yapılması gerekenlerin de açıklandığı, bu açık düzenleme karşısında süresinde verilmeyen bir dilekçenin istinaf dilekçesi olarak kabulünün mümkün olmadığı, yasada açık bir şekilde düzenlenen konuda, tarafın “süre tutum” dilekçesi şeklinde bir talebiyle kanunen belirlenmiş olan sürenin yok sayılmasının kabul edilemeyeceği, davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti. yönünden istinaf kanun yoluna başvuru sebepleri ile gerekçelerinin süresinde gösterilmediği ve ilk derece mahkemesi kararında HMK’nın 355. maddesi gereğince kamu düzenine bir aykırılık da bulunmadığı anlaşıldığından istinaf başvurusunun esastan reddine karar verilmesinde usule aykırılık bulunmadığı gerekçesiyle direnme kararı verilmiştir.
Direnme Kararının Temyizi:
17. Direnme kararı süresi içinde taraf vekilleri tarafından temyiz edilmiştir.

II. UYUŞMAZLIK
18. Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; ilk derece mahkemesi kararının tefhimi üzerine süre tutum dilekçesi ile istinaf yoluna başvurulan eldeki davada; gerekçeli istinaf dilekçesinin ilk derece mahkemesi kararının tebliğinden itibaren iki haftalık istinaf süresi geçtikten sonra sunulduğu gözetildiğinde gerekçeli istinaf dilekçesinin makul sürede verildiğinin kabul edilip edilemeyeceği ve buradan varılacak sonuca göre 6100 sayılı Hukuk Muhakameleri Kanunu’nun (HMK) 355. maddesine göre yapılan istinaf incelemesinde dikkate alınıp alınamayacağı noktasında toplanmaktadır.

III. ÖN SORUN
19. Hukuk Genel Kurulunda uyuşmazlığın esasının görüşülmesinden önce; davalı …’ne gerekçeli kararın 08.08.2018 tarihinde tebliğ edildiği, gerekçeli istinaf dilekçesinin 06.09.2018 tarihinde ibraz edildiği, eldeki davanın müteveffa işçinin hak sahipleri tarafından açılan destekten yoksun kalma tazminatı ve manevi tazminat istemine ilişkin olduğu gözetildiğinde adli tatile tabi bir dava olup olmadığı hususu ön sorun olarak değerlendirilmiştir.
20. 01.07.2012 tarihinde yürürlüğe giren TBK’nın 417. maddesi; “İşveren, hizmet ilişkisinde işçinin kişiliğini korumak ve saygı göstermek ve işyerinde dürüstlük ilkelerine uygun bir düzeni sağlamakla, özellikle işçilerin psikolojik ve cinsel tacize uğramamaları ve bu tür tacizlere uğramış olanların daha fazla zarar görmemeleri için gerekli önlemleri almakla yükümlüdür.
İşveren, işyerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak; işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdür.
İşverenin yukarıdaki hükümler dâhil, kanuna ve sözleşmeye aykırı davranışı nedeniyle işçinin ölümü, vücut bütünlüğünün zedelenmesi veya kişilik haklarının ihlaline bağlı zararların tazmini, sözleşmeye aykırılıktan doğan sorumluluk hükümlerine tabidir.” şeklinde düzenlenmiştir.
21. TBK’nın 417. maddesinin üçüncü fıkrasındaki düzenleme ile, hizmet sözleşmesinden kaynaklanan sorumluluğun hukuki niteliği konusundaki tartışmalar sona erdirilmiş; sözleşmeye aykırılıktan kaynaklanan ölüm ve vücut bütünlüğünün bozulması veya kişilik haklarının ihlalinden kaynaklanan zararların tazmininde sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerinin uygulanacağı öngörülmüştür. İşverenin gözetme borcu iş (hizmet) sözleşmesinden kaynaklandığından işçi ve hak sahipleri iş kazası nedeniyle açacağı maddi ve manevi tazminat davasında sözleşmeden doğan sorumluluk hükümlerine dayanabilecektir. Bu nedenle iş kazalarından kaynaklı tazminat davaları iş mahkemelerinde görülmektedir.
22. 6100 sayılı Kanun’un “Adli tatil süresi” kenar başlıklı 102. maddesinde; “Adli tatil, her yıl yirmi temmuzda başlar, otuz bir ağustosta sona erer. Yeni adli yıl bir eylülde başlar”.
23. Aynı Kanun’un “Adli tatilde görülecek dava ve işler” kenar başlıklı 103. maddesinin birinci fıkrasının (ç) bendinde hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davaların; (h) bendinde ise Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen dava ve işlerin adli tatilde görüleceği hükme bağlanmıştır.
24. İş mahkemelerinin görevi dava tarihinde yürürlükte olan mülga 5521 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun (5521 sayılı Kanun) 1. maddesinde;
“İş Kanununa göre işçi sayılan kimselerle (o kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanununa dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuk uyuşmazlıklarının çözülmesi ile görevli olarak lüzum görülen yerlerde iş mahkemeleri kurulur.
Bu mahkemeler:
A) (Mülga: 18/10/2012-6356/81 md.)
B) İşçi Sigortaları Kurumu ile sigortalılar veya yerine kaim olan hak sahipleri arasındaki uyuşmazlıklardan doğan itiraz ve davalara da bakarlar” şeklinde düzenlenmiştir.
25. Görüldüğü üzere 5521 sayılı Kanun’un 1. maddesi uyarınca işçi sayılan kimselerle (Kanunun değiştirilen ikinci maddesinin Ç, D ve E fıkralarında istisna edilen işlerde çalışanlar hariç) işveren veya işveren vekilleri arasında iş akdinden veya İş Kanunu’na dayanan her türlü hak iddialarından doğan hukuki uyuşmazlıklar iş mahkemelerinde çözümlenecektir.
26. Diğer taraftan 25.10.2017 tarihinde yürürlüğe giren 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 5. maddesinde iş mahkemelerinin görevi düzenlenmiş olup buna göre;
“İş mahkemeleri;
a) 5953 sayılı Kanuna tabi gazeteciler, 854 sayılı Kanuna tabi gemi adamları, 22/5/2003 tarihli ve 4857 sayılı İş Kanununa veya 11/1/2011 tarihli ve 6098 sayılı Türk Borçlar Kanununun İkinci Kısmının Altıncı Bölümünde düzenlenen hizmet sözleşmelerine tabi işçiler ile işveren veya işveren vekilleri arasında, iş ilişkisi nedeniyle sözleşmeden veya kanundan doğan her türlü hukuk uyuşmazlıklarına,
b) İdari para cezalarına itirazlar ile 5510 sayılı Kanunun geçici 4 üncü maddesi kapsamındaki uyuşmazlıklar hariç olmak üzere Sosyal Güvenlik Kurumu veya Türkiye İş Kurumunun taraf olduğu iş ve sosyal güvenlik mevzuatından kaynaklanan uyuşmazlıklara,
c) Diğer kanunlarda iş mahkemelerinin görevli olduğu belirtilen uyuşmazlıklara, ilişkin dava ve işlere …”.
27. 5521 sayılı Kanun’un 8. maddesinin dördüncü fıkrasında “Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca iki ay içinde karara bağlanır.” hükmü mevcut olup 7036 sayılı Kanun’un 7. maddesinin son fıkrasında ise “Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca ivedilikle karara bağlanır.” düzenlenlemesi getirilerek iş mahkemesince verilen kararların ivedilikle inceleneceği belirtilmiş ancak 5521 sayılı Kanun’un aksine belli bir süre sınırlaması konulmamıştır.
28. Şu durumda yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgulara göre; iş kazasında işverenin hizmet sözleşmesinden doğan işçiyi gözetme borcuna aykırı davranması söz konusu olduğundan, iş kazasından kaynaklanan tazminat davalarında (ve işçinin ölümü hâlinde hak sahiplerinin açtığı destekten yoksun kalma davalarında) sözleşmeye aykırılığa dayalı sorumluluk hükümlerinin uygulandığı ve davalarında iş mahkemelerinde görüldüğü, 5521 sayılı mülga Kanun’da kanun yoluna başvurulan kararların iki ay içinde karara bağlanacağı hükmünün, 7036 sayılı Kanun’da “ivedilikle görülür” şeklinde getirilen düzenlemesi ile süre sınırlandırılması kaldırılarak karşılık bulduğu, 6100 sayılı Kanun’un adli tatile ilişkin düzenlemeler içeren 103. maddesindeki “Kanunlarda ivedi olduğu belirtilen davalar” düzenlemesi ile bu davaların adli tatilde görüleceğinin kurala bağlandığı, eldeki davada adli tatilde tebliğ edilen gerekçeli karar ile istinaf süresi başladığından sürenin adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzamasının mümkün olmadığı anlaşılmaktadır.
29. Hukuk Genel Kurulundaki görüşmeler sırasında mütevveffa işçinin mirasçıları tarafından açılan tazminat davasının 6100 sayılı Kanun’un 103/1-ç maddesindeki “hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar” kapsamına girmediğinden adli tatilde görülemeyeceği, davalı vekiline gerekçeli kararın adli tatilde tebliğ edildiği, bu nedenle gerekçeli istinaf dilekçesinin süresinde olduğu ileri sürülmüşse de bu görüş Kurul çoğunluğu tarafından benimsenmemiş ve ön sorun oy çokluğu ile aşılarak işin esasının incelenmesine geçilmiştir.
IV. GEREKÇE
30. Gelinen bu noktada istinaf kanun yolu ile ilgili yasal düzenlemelere değinilmelidir.
31. 5235 sayılı Adli Yargı İlk Derece Mahkemeleri ile Bölge Adliye Mahkemelerinin Kuruluş ve Görev ve Yetkileri Hakkındaki Kanun ile kabul edilen istinaf yargısı, 20 Temmuz 2016 tarihinde faaliyete başlayan Bölge Adliye Mahkemeleri ile birlikte hukuk sistemimize dâhil olmuştur.
32. HMK’nın 341. maddesi uyarınca, ilk derece mahkemelerinden verilen nihai kararlar ile ihtiyati tedbir, ihtiyati haciz taleplerinin reddi ve bu taleplerin kabulü hâlinde, itiraz üzerine verilecek kararlara karşı istinaf yoluna başvurulabilir. Görüldüğü üzere taraflar arasındaki uyuşmazlığın esasını çözen nihai kararlar yanında usuli nihai kararlara karşı istinaf kanun yoluna başvuru mümkün olduğu gibi, geçici hukuki koruma tedbirlerinden olan ihtiyati tedbir ve ihtiyati haciz taleplerinin reddi veya bu taleplerin kabulü hâlinde itiraz üzerine verilecek kararlara karşı da istinaf başvurusu yapılabilecektir. Kanun’un 341. maddesinin devam eden fıkralarında ise hangi kararlara karşı istinaf kanun yoluna başvurabileceği, hangi hâllerde bu kanun yolunun kapalı olduğu ayrıntıları ile düzenlenmiştir.
33. 6100 sayılı Kanun’un ”İstinaf dilekçesi” kenar başlıklı 342. maddesi ise;
(2) İstinaf dilekçesinde aşağıdaki hususlar bulunur:
a) Başvuran ile karşı tarafın davadaki sıfatları, adı, soyadı, Türkiye Cumhuriyeti kimlik numarası ve adresleri.
b) Varsa kanuni temsilci ve vekillerinin adı, soyadı ve adresleri.
c) Kararın hangi mahkemeden verilmiş olduğu ve tarihi ile sayısı.
ç) Kararın başvurana tebliğ edildiği tarih.
d) Kararın özeti.
e) Başvuru sebepleri ve gerekçesi.
f) Talep sonucu.
g) Başvuranın veya varsa kanuni temsilci yahut vekilinin imzası.
(3) İstinaf dilekçesi, başvuranın kimliği ve imzasıyla, başvurulan kararı yeteri kadar belli edecek kayıtları taşıması durumunda diğer hususlar bulunmasa bile reddolunmayıp, 355 inci madde çerçevesinde gerekli inceleme yapılır.” düzenlemesini içermektedir.
34. Aynı Kanun’un 355. maddesinde “İnceleme, istinaf dilekçesinde belirtilen sebeplerle sınırlı olarak yapılır. Ancak, bölge adliye mahkemesi kamu düzenine aykırılık gördüğü takdirde bunu resen gözetir.” düzenlemesi mevcut olup, Bölge Adliye Mahkemelerinin daha etkin ve nitelikli çalışmaları bakımından istinaf dilekçelerinin istinaf nedenlerini içermesi zorunluluğu getirilmiştir.
35. Bu sebeple istinaf sebeplerinin yeterince açık ve tam gerekçeleri ile ortaya konulması gerekir. Bu şekilde sebebi tam olarak belirtilmemiş dilekçelerle yapılan başvuruları Bölge Adliye Mahkemesinin sadece kamu düzenine aykırılık yönünden incelemesi, bunun dışında bir incelemeye tâbi tutmaması gerekir (Pekcanıtez Usul, Medeni Usul Hukuku Cilt III, İstanbul 2017, s.2223).
36. Kanun’un açık hükmü gereğince, eğer istinaf dilekçesinde, istinaf sebebi belirtilmemişse o husus istinaf sebebi olarak dikkate alınmamalıdır. Çünkü taraflarca getirilme ilkesi (m. 25) istinaf aşamasında da kural olarak geçerlidir (Pekcanıtez, s.2214).
37. 2709 sayılı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası (Anayasa)’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddiada bulunma ve savunma hakkına sahip olduğu belirtilmiştir. Dolayısıyla mahkemeye erişim hakkı, Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan hak arama özgürlüğünün bir unsurudur.
38. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (Sözleşme) “Adil yargılanma hakkı” kenar başlıklı 6. maddesinin birinci fıkrası ise; “Herkes medeni hak ve yükümlülükleri ile ilgili uyuşmazlıklar ya da cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, kanunla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun ve açık olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.” şeklindedir.
39. Anayasa’nın 36. maddesinin birinci fıkrasında, herkesin yargı organlarına davacı ve davalı olarak başvurabilme ve bunun doğal sonucu olarak da iddia, savunma ve adil yargılanma hakkı güvence altına alınmıştır. Anılan maddeyle güvence altına alınan hak arama özgürlüğü, kendisi bir temel hak niteliği taşımasının ötesinde, Anayasa’nın 40. maddesi uyarınca diğer temel hak ve özgürlüklerden gereken şekilde yararlanılmasını ve bunların korunmasını sağlayan en etkili güvencelerden biridir [Anayasa Mahkemesinin (AYM) 28.11.2013 tarihli ve 2013/64 E., 2013/142 K. sayılı kararı]. Bu bağlamda Anayasa’nın, devletin işlemlerinde ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere başvuracağını ve sürelerini belirtmesi gerektiğini ifade eden 40. maddesinin de adil yargılanma hakkının kapsamının belirlenmesinde gözetilmesi gerektiği açıktır. Bunun yanında Anayasa’da adil yargılanma hakkının kapsamı düzenlenmediğinden bu hakkın kapsam ve içeriğinin, Sözleşme’nin 6. maddesi çerçevesinde belirlenmesi gerekir (Onurhan Solmaz, B. No: 2012/1049, 26.3.2013, § 22).
40. Adil yargılanma hakkının en temel unsurlarından biri olan mahkemeye erişim hakkı, bir uyuşmazlığı mahkeme önüne taşıyabilmek ve uyuşmazlığın etkili bir şekilde karara bağlanmasını isteyebilmek anlamına gelmektedir (Özkan Şen, B. No: 2012/791, 7.11.2013, § 52). Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), mahkemeye etkili erişim hakkını “hukukun üstünlüğü” ilkesinin temel unsurlarından biri olarak kabul etmekte ve mahkemeye etkili erişim hakkının, mahkemeye başvuru konusunda tutarlı bir sistemin var olmasını ve dava açmak isteyen kişilerin mahkemeye ulaşmada açık, pratik ve etkili fırsatlara sahip olmasını gerektirdiğini ifade etmektedir. Bu sebeple hukuki belirsizliklerin ya da uygulamadaki belirsizliklerin tarafların mahkemeye erişimine zarar verdiği durumlarda bu hakkın ihlâl edildiğine karar verilmektedir (Geffre/Fransa, B. No: 51307/99, 23/1/2003, § 34).
41. Hukuki güvenlik ile belirlilik ilkeleri, hukuk devletinin ön koşullarındandır. Kişilerin hukuki güvenliğini sağlamayı amaçlayan hukuki güvenlik ilkesi, hukuk normlarının öngörülebilir olmasını, bireylerin tüm eylem ve işlemlerinde devlete güven duyabilmesini, devletin de yasal düzenlemelerinde bu güven duygusunu zedeleyici yöntemlerden kaçınmasını gerekli kılar. Belirlilik ilkesi ise yasal düzenlemelerin hem kişiler hem de idare yönünden herhangi bir duraksamaya ve kuşkuya yer vermeyecek şekilde açık, net, anlaşılır ve uygulanabilir olmasını, ayrıca kamu otoritelerinin keyfî uygulamalarına karşı koruyucu önlem içermesini ifade etmektedir (AYM, 28.11.2013 tarihli ve 2013/64 E., 2013/142 K.).
42. Mahkemeye erişim hakkı sadece ilk derece mahkemesine dava açma hakkını değil iç hukukta itiraz, istinaf veya temyiz gibi kanun yollarına başvurma imkânı tanınmış ise üst mahkemelere başvurma hakkını da içerir (Alper Aldemir, B. No: 2014/4987, 09.06.2016, § 32).
43. 6100 sayılı Kanun’un ”Başvuru süresi” kenar başlıklı 345. maddesinde ”İstinaf yoluna başvuru süresi iki haftadır. Bu süre, ilamın usulen taraflardan her birine tebliğiyle işlemeye başlar. İstinaf yoluna başvuru süresine ilişkin özel kanun hükümleri saklıdır.” düzenlemesi ile hangi süre içinde bu yola gidilebileceği açıkça düzenlenmiştir.
44. Özel Kanun niteliğinde olan ve hüküm tarihinde yürürlükte bulunan 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesi ise:
“(1) İş mahkemelerinde basit yargılama usulü uygulanır.
(2) Davaların yığılması hâlinde, her bir talebe ilişkin vakıalar bakımından ispat yükü ve deliller ayrı ayrı değerlendirilir.
(3) 12/1/2011 tarihli ve 6100 sayılı Hukuk Muhakemeleri Kanununun kanun yollarına ilişkin hükümleri, iş mahkemelerince verilen kararlar hakkında da uygulanır.
(4) Kanun yoluna başvuru süresi, ilamın taraflara tebliğinden itibaren işlemeye başlar.
(5) Kanun yoluna başvurulan kararlar, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca ivedilikle karara bağlanır.” düzenlemesini içermektedir.
45. 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu’nun 7. maddesinde açıkça iş mahkemelerinde basit yargılama usulünün uygulanacağı belirtilmiştir. Basit yargılama usulüne ilişkin hükümlerin düzenlendiği Altıncı Kısımda yer alan HMK’nın “Hüküm” başlıklı 321. maddesinde;
“Tahkikatın tamamlanmasından sonra, mahkeme tarafların son beyanlarını alır ve yargılamanın sona erdiğini bildirerek kararını tefhim eder. Taraflara beyanda bulunabilmeleri için ayrıca süre verilmez.
Kararın tefhimi, mahkemece hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte açıklanması ile gerçekleşir. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle, sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli kararın en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılması gerekir.” hükmü yer almaktadır.
46. HMK’nın 321. maddesindeki “hükme ilişkin tüm hususlar”dan kastedilen HMK’nın 297. maddesindeki unsurlardır. Buna göre; mahkeme, tahkikatın tamamlanmasından sonra, tarafların son beyanlarını almalı ve yargılamanın sona erdiğini bildirdikten sonra hükmü tefhim etmelidir. Kural olarak, mahkemece kararın tefhiminde hükme ilişkin tüm hususlar açıklanmalıdır.
47. HMK’nın 322. maddesi atfı ile uygulanmakta olan HMK’nın 297. maddesinde hükmün kapsamı açık bir şekilde düzenlenmiştir. Buna göre; mahkeme, gerekçesi ile birlikte tefhim ettiği hükümde taleplerden her biri hakkında verilen hükümle, taraflara yüklenen borç ve tanınan hakların, yargılama giderleri ile taraflardan alınan avansın harcanmayan kısmının iadesi, varsa kanun yolları ve süresini sıra numarası altında; açık, şüphe ve tereddüt uyandırmayacak şekilde göstermesi gereklidir. Bu kanunun getirdiği bir zorunluluktur. Ancak zorunlu hâllerde, hâkim bu durumun sebebini de tutanağa geçirmek suretiyle sadece hüküm özetini tutanağa yazdırarak kararı tefhim edebilir. Bu durumda gerekçeli karar en geç bir ay içinde yazılarak tebliğe çıkartılmalıdır. Bir diğer deyişle HMK’nın 321. maddesinde belirtilen şekilde hükme ilişkin tüm hususların gerekçesi ile birlikte tefhim edilemediği hâllerde gerekçeli kararın mutlaka taraflara tebliğ edilmesi gereklidir.
48. Kararın hukuken sonuç doğurması için tefhim edilmesi yeterli ise de, ayrıca tebliğ edilmesi de gerekir. Çünkü kararın kesinleşmesi ve karara karşı kanun yollarına başvurulabilmesi için tebliğ şarttır (m. 345/1, 361/1) (Pekcanıtez, s.1997).
49. Ancak ilk derece mahkemelerinin tefhim edilen kısa kararında 6100 sayılı Kanun’un 321. maddesi anlamında gerekçe bulunmamasına rağmen kanun yoluna başvurma süresini kaçırmak istemeyen taraflar, gerekçeli kararın açıklanmasını beklemeden kanun yoluna başvurma iradesini ortaya koyan dilekçeler sunmakta olup anılan dilekçeler uygulamada “süre tutum dilekçesi” olarak adlandırılmaktadır.
50. Bu durumda süre tutum dilekçesi vermenin temyiz süresine etkisi olup olmadığı incelenmelidir.
51. Bu bağlamda öncelikle yasada öngörülen süreler, bunların yargılamaya etkisi ve yargısal uygulamanın irdelenmesi gereklidir.
52. Bir davanın açılmasıyla başlayan yargılama faaliyetinde istenen sonuca en kısa zamanda ulaşılması için mahkeme ve taraflarca yapılması gereken belirli işlemler vardır ve her işlemin belli bir zaman aralığında yapılması gerekmektedir. Usul hükümleri ile de kanuni bir değer kazanan bu zaman aralıklarına “süre” denilmektedir. Böylece usul işlemlerinin yapılması zamansal olarak tarafların ya da mahkemenin arzularına, insiyatifine bırakılmamış olmaktadır.
53. Bir uyuşmazlık mahkemeye taşınmış olmakla, kamu alanına, toplumun da çıkarını ilgilendiren bir platforma aktarılmış olmaktadır. Bu nedenle bir davanın makul sürede sona erdirilmesinde en az taraflar kadar toplumun da yararı vardır.
54. Şu hâlde, süreye ilişkin normların kabulüyle medeni usul hukukunda gerçekleştirilmek istenen amaçlar; adaletin bir an önce sağlanması, keyfiliğin önlenmesi, mahkemenin aynı işle uzun süre meşgul olmasının, başka ifadeyle diğer dava ve işlere yeterince zaman ayıramaz duruma düşürülmesinin önlenmesi; uluslar üstü ve ulusal nitelikteki emredici normlar uyarınca davanın makul sürede sonuçlandırılmasının sağlanması, yargılamanın belli bir düzen ve kestirilebilir bir zamansallıkla yürütülmesi, başka bir anlatımla yargılamanın adil şekilde yapılmasının sağlanması olarak özetlenebilir.
55. Nitekim 6100 sayılı Kanun’un “Sürelerin belirlenmesi” kenar başlıklı 90. maddesi; “Süreler, kanunda belirtilir veya hâkim tarafından tespit edilir. Kanunda belirtilen istisnai durumlar dışında, hâkim kanundaki süreleri artıramaz veya eksiltemez. Hâkim, kendisinin tespit ettiği süreleri, haklı sebeple artırabilir veya eksiltebilir; gerekli gördüğü takdirde, bu konudaki kararından önce tarafları da dinler.” şeklindedir.
56. Aynı Kanun’un “Sürelerin başlaması” kenar başlıklı 91. maddesi ise “Süreler, taraflara tebliğ tarihinden veya kanunda öngörülen hâllerde, tefhim tarihinden itibaren işlemeye başlar.” hükmünü içermektedir.
57. Yukarıda da belirtildiği üzere hâkim tarafından sürenin belirlenebildiği durumlar var olmakla birlikte kanunda belirlenen süreler üzerinde hâkimin tasarruf yetkisi bulunmamaktadır. HMK’nın “kesin süre” başlıklı 94. maddesinin birinci fıkrasında “Kanun’un belirlediği süreler kesindir.” denilmek suretiyle bu hususa vurgu yapılmıştır. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise “Kesin süre içinde yapılması gereken işlemi, süresinde yapmayan tarafın, o işlemi yapma hakkı ortadan kalkar.” hükmü düzenlenmiştir.
58. Kesin sürenin kaçırılması hâlinde, bundan böyle o usûl işleminin yapılması mümkün değildir. Kesin sürenin üzerinden az veya çok süre geçmesi, sonucu değiştirmez. Aksi takdirde, kesin süre ile kesin olmayan süre arasındaki ayırım ortadan kalkar (Pekcanıtez, s.467).
59. Kanun yoluna başvuru süreleri de hâkim tarafından değiştirilmesi mümkün olmayan kesin sürelerdendir ve resen gözetilmesi gerekir. Kesin sürelerin her olayda ve davanın her iki tarafı için de aynı şekilde uygulanması gerekmektedir. Kanun’da, kanun yoluna başvuru sürelerinin arttırılabileceğine ilişkin istisnai bir düzenleme ve imkan da yer almamaktadır. Kanun yollarına başvuru için kesin süre söz konusu olduğundan “makul süre” kavramından da bahsedilmemiştir.
60. Zira Kanun’un taraflara tanıdığı süreler kamu düzenindendir (Pekcanıtez, s.454).
61. Anılan yasal düzenlemelerden anlaşılacağı üzere; süre tutum dilekçesi verilmesinin istinaf başvurusu süresine etki edeceği, süreyi durduracağı veya muhafaza edeceğiyle ilgili 7036 sayılı Kanun’da (ve mülga 5521 sayılı Kanun’da), HMK’da bir hüküm bulunmamaktadır.
62. Bir dilekçe ile kanûni sürenin tutulması veya korunması söz konusu olamaz. Böyle bir durumda iki ihtimal mevcuttur; ya süre henüz başlamamıştır, o zaman zaten işleyen bir süre olmadığından, o sürenin tutulması veya muhafazası için bir işleme zorlamaya gerek yoktur ya da süre işlemeye başlamıştır, o zaman da zaten bir şekilde sürenin tutulması veya muhafazası bir ön dilekçe verilerek sağlanamaz süresinde işlem yapılmalıdır, aksi halde hak düşer (Özekes; Hukuk Yargılamasında Süre Tutum Müessesesi Yoktur, Prof. Dr. Saim Üstündağ’a Armağan, Ankara 2009, s.381-396, s.390).
63. Uygulamada yapıldığı üzere, kısa karara karşı süre tutum dilekçesi adı altında içeriği olmayan bir dilekçe verip ardından ayrıntılı bir dilekçe vermek ise kanunî temeli ve düzenlemesi olmayan, ayrıca hukuka da açıkça aykırı bir durumdur (Pekcanıtez, s.2220).
64. Hukuk Genel Kurulunun 01.10.2003 tarihli, 2003/13-581E., 2003/527K., sayılı kararında da “Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 435/2.maddesindeki, temyiz sebeplerinin, temyiz dilekçesinin verilmesinden itibaren bir hafta içerisinde verilecek başka bir dilekçeyle bil­dirilmesine olanak tanıyan hüküm, 2494 sayılı Yasa ile ortadan kaldırılmıştır. Böylece, uygulamada ‘müddeti muhafaza’ olarak adlandırılmış olan müessese de ortadan kalkmıştır. Dolayısıyla, hukuk yargılamasında, süre tutum müessesesi mevcut değildir” şeklindeki tespit ve değerlendirmelerde bulunularak süre tutum müessesinin yer almadığına vurgu yapılmıştır.
65. İstinaf yoluna başvuru için süre tutum dilekçesi verilmesi, süre tutum dilekçesini veren açısından istinaf nedenlerini belirtir dilekçesini verebilmesi için iki haftalık istinaf yolu süresi sonrasına süre tanındığı anlamına gelmeyeceği gibi, gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık süre sonrasının “makul süre” olarak değerlendirilerek her duruma göre değişen, belirlisiz bir kavramın kabulü ile tarafların yargılama sürecini öngörebilme haklarının ellerinden alınması da kabul edilebilir değildir.
66. Bu durum yukarıda tarif edilen hukuki belirlilik ve hukuki güvenlik ilkelerine de aykırıdır.
67. Anayasa Mahkemesi de süre tutum dilekçesi sonrası gerekçeli kararın tebliğinden itibaren istinaf nedenlerinin süresi içinde bildirilmemesi durumunda kanun yoluna başvurma iradesini ortaya koyan süre tutum dilekçesinin ilgili yargı yerine verilmesinden sonra bu dilekçenin kişinin iradesine bırakılmadan belirli bir süre içinde verilmesi gerektiği şeklinde derece mahkemeleri yorumunun aşırı şekilci (katı) olmadığı gibi mahkemeye erişimi aşırı derece zorlaştırmadığı ya da imkânsız hâle getirmediğini belirterek Anayasa’nın 36. maddesinde güvence altına alınan mahkemeye erişim hakkının ihlal edilmediği sonucuna ulaşmıştır (Anayasa Mahkemesinin 19.04.2018 tarihli ve 2017/29989 Başvuru numaralı, R.G; 14.06.2018 tarih ve 30451 sayılı kararı).
68. Nitekim Hukuk Genel Kurulunun (HGK) 25.11.2020 tarihli, 2019/10(21)-405 E., 2020/949 K. sayılı kararında da aynı ilkeler benimsenmiştir.
69. Somut olaya gelince; İlk derece mahkemesince 21.06.2018 tarihinde karar verildikten sonra davalı AYEDAŞ vekilince süresinde gerekçeli istinaf dilekçesi ile istinaf yoluna başvurulduğu, davacılar vekilininde kararın 08.08.2018 tarihinde tebliğ üzerine 06.09.2018 tarihinde gerekçeli istinaf dilekçesi verdiği, davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış Tic. Ltd. Şti. vekilinin ise kararın tefhiminden sonra 04.07.2018 tarihinde süre tutum dilekçesi verdiği, aynı gün istinaf harçlarını yatırdığı, gerekçeli kararın 08.08.2018 tarihinde tebliğinden itibaren iki haftalık süre içinde gerekçeli istinaf dilekçesi vermediği, istinaf nedenlerini belirtir dilekçeyi 06.09.2018 tarihinde iki haftalık süre geçtikten sonra ibraz ettiği, Bölge Adliye Mahkemesince davalı Özer Elektrik İnşaat Taahhüt Sanayi ve Dış. Tic. Ltd. Şti’nin vekilinin istinaf nedenlerini süresi içinde bildirmediğinden HMK’nın 355. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi kararında kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı yönünden inceleme yapılarak istinaf başvurusunun esastan reddedildiği görülmüştür.
70. Şu durumda yukarıda yapılan açıklamalar ile somut olaya ilişkin maddi ve hukuki olgulara göre; İlk derece mahkemesi kararında hükme ilişkin tüm hususların gerekçeli karar ile birlikte açıklanmış olduğu, istinaf yoluna başvuru süresinin gerekçeli kararın tebliğ tarihinden itibaren başladığı, davalı … vekilinin 7036 sayılı Kanun’daki gerekçeli kararın tebliğinden itibaren iki haftalık sürede istinaf nedenlerini belirtir dilekçe vermediği dikkate alındığında Bölge Adliye Mahkemesi tarafından davalı … vekilinin süresinden sonra sunduğu gerekçeli istinaf dilekçesine değer verilmeyerek HMK’nın 355. maddesi uyarınca ilk derece mahkemesi kararının kamu düzenine aykırılık bulunup bulunmadığı yönünden incelenmesi gerektiği belirtilerek verilen direnme kararının usul ve yasaya uygun olduğu sonucuna varılmıştır.
71. Ne var ki, Özel Dairece bozma nedenine göre Bölge Adliye Mahkemesi kararı istinaf yoluna başvuru süresi yönünden incelenmiş, ancak davalı … vekilinin temyiz itirazları ise kamu düzeni yönünden incelenmemiştir. Yine Özel Dairenin bozma kararının uyulan kısımları kapsamında verilen 16.07.2020 tarihli Bölge Adliye Mahkemesi kararına yönelik taraf vekillerinin temyiz itirazlarının da incelenmesi gerekmektedir. Bu nedenlerle dosya Özel Daireye gönderilmelidir.

V. SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1. Direnme uygun bulunduğundan davalı …’nin vekilinin incelenmeyen temyiz itirazlarının kamu düzeni yönünden incelenmesi için dosyanın 10. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
2. Bölge Adliye Mahkemesince 16.07.2020 tarihinde verilen karara yönelik taraf vekillerinin temyiz itirazlarının incelenmesi için dosyanın 10. HUKUK DAİRESİNE GÖNDERİLMESİNE,
18.03.2021 gününde oy birliği ile kesin olarak karar verildi.



KARŞI OY

İş mahkemelerinde görülen davaların adli tatilde görülüp görülemeyeceği 7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanununda düzenlenmediğinden aynı Kanunun 9. maddesinde yapılan yollama nedeniyle bu konuda HMK hükümlerine bakılmalıdır.
Adlî tatilde, hangi dava ve işlerin görüleceği HMK 103/1. maddede sayılmış olup iş mahkemeleriyle ilgili olarak; hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle işçilerin açtıkları davalar (HMK 103/1-ç) ile kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler (HMK 103/1-h) bunlar arasında sayılmıştır.
Bu hükümlerden de anlaşıldığı üzere iş mahkemelerinde görülen dava ve işlerin adli tatilde görülebilmesi için HMK 103. maddede sayılan istisnalar kapsamında bir iş veya dava bulunması gerekir. Dava hizmet akdi veya iş sözleşmesi sebebiyle açılmış olsa bile işçinin açtığı bir dava değil ise adli tatilde görülemeyecektir.
İşçinin açtığı dava ifadesi işçinin bizzat açtığı davalar yanında işçinin mirasçılarının külli halef olarak açtığı davaları da kapsar. Örneğin işçi tarafından sağlığında işçilik alacakları için dava açılmamış olsa bile mirasçılarının külli halef olarak bu alacaklarla ilgili açtıkları davalar da adli tatilde görülebilecektir.
Mirasçıların külli halef olarak işçinin sağlığında kendi şahsında gerçekleşen alacaklar için açtığı davalarda durum böyle ise de hizmet akdinin görülmesi sırasında işverene yüklenen bir sorumluluğu gerektiren bir nedenle ölümün gerçekleşmesi hâlinde mirasçıların açacakları destek tazminatı ve manevi tazminat taleplerinde ise mirasçılar işçinin halefi olarak değil yansıma yoluyla uğradıkları ve kendileri şahsında doğan zarar nedeniyle dava açtıklarından bu davalar işçi veya mirasçılarınca külli halef olarak açılan bir dava olmayıp doğrudan mirasçıların kendi zararları nedeniyle açtıkları bir davadır. Bu davalar ise maddedeki istisna kapsamında olmadığından HMK 103/1-ç maddedeki düzenlemeye dayalı olarak adli tatilde görülebilecek dava ve işlerden değildir.
HMK 103/1-h madde hükmüne göre kanunlarda ivedi olduğu belirtilen veya taraflardan birinin talebi üzerine, mahkemece ivedi görülmesine karar verilen dava ve işler adli tatilde görülebilir ise de bir işin ivedi iş olup olmadığı işin mahiyetine göre değil kanunlarda ivedi olduğunun belirtilip belirtilmemesine veya ivedi olduğu anlamına gelecek bir düzenleme olup olmamasına göre saptanacaktır. Örneğin işe iade davalarının ivedilikle görüleceği 4857 sayılı İş Kanunu 20. maddede düzenlenmiştir. Böyle açık veya bu anlama gelecek dolaylı bir hüküm olmadıkça tüm iş davalarının ivedilikle görüleceği gibi bir sonuca varılamaz.
7036 sayılı İş Mahkemeleri Kanunu 7/5. maddede, kanun yoluna başvurulan kararların, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtayca ivedilikle karara bağlanacağı düzenlenmiş ise de bu Kanunda ilk derece mahkemesindeki yargılama için bir ivedilik düzenlemesi bulunmamaktadır. İstinaf ve temyiz aşaması için getirilen bu hüküm kanun yolu aşamasının çabuk sonuçlandırılmasıyla ve dosyanın bölge adliye mahkemesine gelmesinden sonraki istinaf ve temyiz aşamalarıyla ilgili olup iş mahkemesindeki ilk derece yargılamasını kapsamamaktadır. Zira kural, istisnaların dar yorumlanmasıdır. Zaten tüm iş davaları ivedi sayılacağı için adli tatilde görülebilir ise, o takdirde HMK 103/1-ç maddedeki istisnaya yer verilmesinin de bir anlamı kalmayacaktır.
Kanun yoluna başvurulan kararların, bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay’ca ivedilikle karara bağlanacağı düzenlemesi, dosyanın bölge adliye mahkemesi ve Yargıtay’a geldiği tarihten itibaren yapılacak işlemlerle ilgili olduğundan ilk derece mahkemesinde verilen kararla ilgili istinaf dilekçesi verilmesi, süresi yönünden de uygulama alanı bulmaz. O nedenle adli tatilde uzayan süreler bu dilekçelerin verilmesi için gerekli süreler bakımından da uygulanacaktır.
HUMK’da basit yargılama usulüne tabi davaların adli tatilde görülebileceği düzenlemesi bulunduğu için tüm iş davaları adli tatilde görülebilmekte idiyse de HMK’da bu şekilde bir hükme yer verilmediğinden başka bir istisna hükmüne girmedikçe basit yargılama usulüne tabi davaların adli tatilde görülebilmesi istisnası ortadan kalkmıştır. Davanın basit yargılama usulüne tabi olması da ivedi iş sayıldığı anlamına gelmemekte ve adli tatilde görülebilmesine de imkân bulunmamaktadır
Yukarıda yapılan açıklama ve sözü edilen kurallarla birlikte somut olay değerlendirildiğinde; davada istenen destek tazminatı ve manevi tazminat mirasçıların şahsında gerçekleşen zararlar nedeniyle talep edilmiş olup dava işçinin külli halefi olarak açılmış sayılamayacağından işçinin açtığı bir davadan söz edilemez. Bu durumda HMK 103/1-ç maddedeki istisna hükmünün bu davada yeri olmadığından adli tatilde görülemeyecek bir dava söz konusudur. Dava adli tatilde görülemediği takdirde adli tatil nedeniyle uzayan sürelerin uygulanması gerekir. Mahkeme kararının 08.08.2018 tarihinde yapılan tebliği ile istinaf sebeplerinin gösterildiği dilekçenin verildiği 6.9.2018 tarihinde iki haftalık istinaf süresi dolmamıştır. Zira süre sonu adli tatile geldiği için istinaf süresi HMK 104/1. madde gereğince adli tatilin bittiği günden itibaren bir hafta uzamış olup dilekçe de uzayan bu süre içinde verilmiştir.
İstinaf dilekçesinde istinaf sebeplerinin gösterilmesinin gerekmesi (HMK 342/2-e) ve istinaf incelemesinin bu sebeplere bağlı ve kamu düzenine ilişkin hususlarda yapılacak olması (HMK 355/1) düzenlemeleri nedeniyle süresinden sonra makul süre içinde verilen dilekçedeki sebeplerin incelenmesi gerektiği yönündeki bozma gerekçesi yerinde değildir. Buna değinen direnme gerekçesi yerinde ise de somut olayda istinaf sebepleri süresi içinde verilen dilekçede gösterilmiş olduğundan bildirilen istinaf sebeplerinin de incelenmesi gerekirken süresinde verilmediği kabul edilerek incelenmeksizin sadece kamu düzeniyle sınırlı inceleme yapılarak karar verilmesi doğru olmadığı için hüküm bu değişik gerekçeyle bozulmalıdır.
Belirttiğim nedenlerle hükmün değişik gerekçeyle bozulması gerektiği görüşünde olduğumdan bu davanın adli tatilde görülebileceği kabul edilerek istinaf sebeplerinin süresinde bildirilmediği sonucuyla direnmenin uygun olduğu yönünde oluşan değerli çoğunluk görüşüne katılamıyorum.